JEOPOLİTİK-1-Bülent ULAŞ

JEOPOLİTİK-Bülent ULAŞ

 

                Dünyanın pek çok ülkesinde artık orta eğitim kurumlarında bile zorunlu ders olarak okutulan jeopolitik kavramı hakkında sistematik bilgi vermeye çalışacağım.

JEOPOLİTİĞİN TANIMI

                Jeopolitik kelimesi eski Yunan dilinde arz (yer) anlamındaki “geo” ile yönetim sanatını ifade eden “politika” kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur.

                Genel olarak “coğrafyaya dayanan politika” veya “coğrafyanın yönlendirdiği politika” anlamında kullanılmaktadır.

                Coğrafya ve insan toplulukları arasındaki ilişkilerin araştırılmasına oldukça eski dönemlerde başlanmış ve adı konmadan coğrafyanın politikayı yönlendirdiği uygulamalar yapılmıştır. 18. yüzyılda coğrafya alanında kaydedilen gelişmeler önce siyasi coğrafyanın sonra jeopolitiğin doğuşunu hazırlamıştır. Jeopolitik, modern coğrafyanın geliştiği 19. Yüzyılda bunun bir alt dalı olan siyasi coğrafyadan ayrışarak ayrı bir çalışma alanı hâline gelmiştir.

                Jeopolitik kelimesi ilk kez İsveçli siyaset bilimci Rudolf Kjellén (1864-1922) tarafından 1899 yılında “Ymer” adlı dergide yayınlanan bir makalede kullanılmıştır. Kjellén 1916 yılında yazdığı “Bir Hayat Şekli Olarak Devlet” adlı kitabında jeopolitiği; “Devletin coğrafi oluşum veya mekân içinde bilimsel olarak incelenmesi, devlet varlığının tabiat kanunları ve insan davranışları açısından incelenmesi ve değerlendirilmesi” şeklinde tanımlamıştır.

                Charles Clover “Çok az modern ideoloji, jeopolitik teori kadar hayalî ve anlaşılması güç; entelektüel olarak bölük pörçük ve muhtemel bir üçüncü dünya savaşını başlatacak kadar tuhaf anlamlar içerir.” diyerek mevcut belirsizliği dile getirmiştir.

                Alman jeopolitikçi Karl Erns Haushofer, jeopolitiği bütün doğal ve insani bilimleri kapsayan bir bilim dalı olarak nitelendirmiş ve “Doğal şartların ve tarihi gelişmelerin etkisi altında değişen siyasi hayat şeklinin (devletin) üzerinde yaşadığı yer ile ilişkisidir.” şeklinde tanımlamıştır.

                Kenar kuşak teorisinin mimarı Amerikalı jeopolitikçi Nicholas John Spykman’a göre jeopolitik “Bir ülkenin güvenlik politikasının coğrafi unsurlara ve olaylara göre planlanmasıdır.”

                Eleştirel jeopolitik yaklaşımının öncülerinden Gearóid Ố Tuathail jeopolitiğin ”Devlet yönetiminin kavramlaştırılmasına ve devletin idare edilmesine yönelik bir problem çözme kuramı” olarak tanımlanabileceğini belirtmekte ve kısaca “Jeopolitik güç politikasıdır.” demektedir.

                Geçmişte Harp Akademilerinde ve Deniz Harp Okulu’nda öğretim üyeliği yapan Albay Mert Bayat’a göre “Jeopolitik, tabiat ile politika arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurarak, saptadığı kurallar ve değer yargıları ile politik çalışmalara yön veren bir bilim dalıdır.”

                Jeopolitik konularda çalışmaları bulunan General Nejat Eslen’e göre jeopolitik “Coğrafi gerçeklere dayanarak politikalar üretme ve uygulama sanatı”dır.Muzaffer Özdağ jeopolitiği “Devletlerarası ilişkilerde, devlet kudretinin oluşumunda, kuvvet dengelerinin şekillenmesinde, kapsamına aldığı kaynaklarla ülkelerin, hayat ve faaliyet alanlarının; mekânın, doğanın, coğrafi konumun etkisini belirleyen, vurgulayan bilgi disiplinidir.” diye tanımlamıştır.

                Uzun yıllar Harp Akademilerinde jeopolitik dersleri veren General Suat İlhan ise “Jeopolitik, dünya coğrafyasını, coğrafi yapı ve evrensel değerleri ile inceleyerek dünya, bölge ve ülke çapında güç ve politik düzeyde hareket araştırması yapar. Jeopolitik; politika belirlenmesi amacıyla, bir ulusun, uluslar topluluğunun veya bölgenin, jeopolitiğin değişmeyen ve değişen unsurlarını dikkate alarak güç değerlendirmesi yapan, etkisi altında kaldığı o günkü dünya güç merkezlerini, bölgedeki güçleri inceleyen, değerlendiren bir bilimdir. Jeopolitik, bugünkü ve gelecekteki politik güç ve politik hedef ilişkisini coğrafi gücü esas alarak inceler, hedefleri ve hedeflere ulaşma şart ve aşamalarını belirler.” demek suretiyle açıklamalı bir tanım yapmıştır.

                Rus jeopolitikçi Aleksandr Gelyeviç Dugin jeopolitiği “İnsanlığı mekân faktörüyle karşılıklı ilişkisi içerisinde inceleyen bir disiplin” olarak tanımlamaktadır. Rus Amiral V.S. Pirumov jeopolitiği “Coğrafi, siyasi, ekonomik, askerî, ekolojik ve diğer faktörlerin sistemler üzerindeki etkilerini göz önünde tutarak; devletlerin, bölgelerin ve bir bütün olarak dünyanın gelişme süreç ve ilkelerini inceleyen bilim dalı” olarak tanımlamıştır. Jeopolitiğe ilişkin tanımların sayısını artırmak mümkündür ancak yukarıda verilen belli başlı tanımlar konuyu açmak için maksada uygun ve yeterlidir.

                Jeopolitik; uygulamadan kaynaklanan ve bu haliyle sanat yönü de bulunan bağımsız bir disiplindir. Yöntem ve konuları bakımından disiplinler arası niteliktedir, insan ve devlet hayatının her alanı ile ilgilidir, ancak öznesi ve konusu son tahlilde daima devlettir.

                Coğrafya, tarih ve kültür özellikleri üzerine şekillenen millî bir karakter gösterir. Millî güvenlik kavramıyla mutlak bağlantılı olup, devletlerarası siyaset ile iç siyaseti ilişkilendirir ve devlet yönetimini konu alır. Planlamanın yanı sıra uygulamayı da kapsar ve ancak devlet teşkilatı ile bütünleşmiş uzman kurumlar vasıtasıyla uygulamaya geçirilebilir. Jeopolitiğin tarihsel seyri; 2. Dünya Savaşı sonuna kadar etkili olan ama Soğuk Savaş dönemini de kurgulayan “Klasik Dönem”, jeopolitik kavramının unutulduğu “Soğuk Savaş Dönemi” ve küreselleşme sürecinin etkisi altında devam eden “Jeopolitiğin Yeni Dönemi” olmak üzere üç dönem hâlinde incelenmektedir.

                Devlet yönetim bilimi olarak da tanımlanan jeopolitik disiplini eski bir geçmişe sahiptir. Bu disiplin, 2. Dünya Savaşı sonrasında, tarihteki bütün olumsuzlukların sebebi olarak ilan edilerek Avrupa akademik çevrelerince dışlanmış ve üniversitelerden kovulmuş ya da daha doğru bir ifadeyle yasaklanmıştır ve Avrupa’nın bu konudaki mevcut akademik birikimine ABD tarafından adeta el konulmuştur. Ancak Soğuk Savaş sonrasında iki kutuplu dünya düzeninin sona ermesi ve çoğu devletin rotasını kaybetmesi, jeopolitiğin yıldızını yeniden parlatmıştır.

                Dünyayı bir bütün olarak görme ve algılama imkânı sağlayan jeopolitik; sosyo-politik bir güç yumağı olan devletin yapısını, teşkilatını ve işleyişini konu alır. Devletin iç ve dış siyasetini çok yönlü bir güvenlik anlayışı ekseninde ve bilimsel bir zeminde bütünleştirir ve bu yolla milli güvenlik siyaseti oluşturulmasını sağlar.

JEOPOLİTİĞİN İŞLEVLERİ

                Çağdaş jeopolitiğin işlevleri; jeopolitiğin yeniden gündeme gelme sebepleriyle doğrudan ilgilidir. Bu yüzden öncelikle jeopolitiğe tekrar ihtiyaç duyulmasının nedenleri üzerinde durmak gerekir.

                20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren jeopolitiğin hatırlanmasına ve yükselmesine yol açan sebepler; dünya siyasi arenasında meydana gelen hızlı dönüşümler, küreselleşme süreci ve ABD süper gücüne karşı çare arayışları olmak üzere üç ana başlık altında toplanabilir.

                Birinci olarak; 2. Dünya Savaşı’ndan itibaren sömürge imparatorluklarının zaman içinde dağılması ve buralarda yeni devletler kurulması, Soğuk Savaş’ın sonlarında SSCB’nin dağılması, Yugoslavya’nın parçalanması, Avrupa Birliği gibi yeni bölgesel yapılanma arayışları, mevcut devletlerdeki ayrılıkçı akımlar ve federal yapı talepleri; siyasal alanda parçalanmalara, yeni gruplaşmalara ve hızlı dönüşümlere sebep olmuştur.

                Siyasi alandaki dönüşümleri kavrayabilmek için öncelikle 1945 yılından itibaren dünya siyaset sahnesinde meydana gelen parçalanmaları ve sınır değişikliklerini incelemek ve bunun jeopolitik etkilerini tespit etmek gerekir. Birleşmiş Milletlerin üye sayısındaki artış dahi siyasi alandaki parçalanmanın büyüklüğünü göstermeye yeterlidir. 1945 yılında 51 devlet tarafından kurulan Birleşmiş Milletlerin üye sayısı bugün 192’ye ulaşmıştır.

                2. Dünya Savaşı’ndan yıpranmış olarak çıkan Avrupa devletleri, sömürge imparatorluklarını daha fazla muhafaza edememiş; 1960’larda ve 1970’lerin başında şiddetlenen yerel bağımsızlık hareketleri, sömürge imparatorluklarının yıkılmasına ve Avrupa millî devlet modelini örnek alan birçok yeni devletin kurulmasına yol açmıştır. Ancak gerçek anlamda ekonomik bağımsızlıklarını elde edemeyen bu sözde millî devletlerin; gerek küreselleşmenin etkisiyle dünya ölçeğinde ekonomik rekabete zorlanmaları ve gerekse devraldıkları ülke sınırlarının millî karakterde olmayıp sömürgecilerin çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda çizilmiş olması, ekonomik ve demografik çalkantılara yol açmış, ayrılıkçı hareketleri güçlendirmiş ve yerel çatışmaların dünya genelinde artmasına sebep olmuştur.

                Fransız jeopolitikçi Alexandre Defay, bu durumu “imparatorluksuz emperyalizm”in jeopolitik sonucu olarak tanımlamaktadır.Bitmek tükenmek bilmeyen ayrılıkçı hareketler, her zaman yeni devletler kurulmasıyla sonuçlanmasa dahi, jeopolitiğin başlıca inceleme konuları arasına girmiştir.

                Dünya savaşları sonrasında sömürgeci devletlerce paylaşılamayan bazı bölgelerde ülke sınırlarının herhangi bir coğrafi, kültürel ve sair millî esasa dayanmaksızın yapay olarak hatta cetvelle çizilmiş olması, bazı millî toplulukların komşu ülke sınırları içinde azınlık olarak kalması ya da milletleşememiş halk topluluklarının varlığı gibi sebepler; küreselleşmenin dayattığı ekonomik ve kültürel çalkantılarla 1991’de SSCB’nin yıkılması ve Yugoslavya’nın parçalanması da siyasal alandaki parçalanma sürecini hızlandırmış ve dünya çapında jeopolitik sonuçlar doğurmuştur.

                SSCB’nin yıkılması bloklar siyasetini sona erdirmiş, başta Doğu Avrupa, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde güç dengelerinin bozulmasına ve jeopolitik açıdan boş alanlar oluşmasına yol açmıştır.

                ABD’nin sistemli ve eşzamanlı medeniyetler çatışması teziyle desteklenen bu durum Balkanlarda ve Kafkaslarda dini ve etnik çatışmaları körüklemiş ve dünya çapında gerginliklere sebep olmuştur. Ve daha da önemlisi ABD, özellikle askerî alanda rakipsiz bir güç imajıyla Avrasya’daki enerji kaynaklarına saldırmıştır.

                Ayrılıkçı hareketler, dini ve etnik çatışmalar öyle düzeylere ulaşmıştır ki; bunları tarif edebilmek için literatürde Balkanlaşma ve Lübnanlaşma gibi terimler kullanılmaya başlanmıştır.

                Öte yandan; 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bazı işgal ve ilhak teşebbüsleri, 1990’da Almanya’nın birleşmesi, Avrupa Birliği ve Şanghay Örgütü gibi bölgesel gruplaşmalar ve siyasi alanda genişleme denemeleri, gerilimlere ve siyasi alanın dönüşmesine yol açmaktadır.

                Küreselleşmenin etkisiyle ortaya çıkan sivil toplum örgütleri, terör örgütleri, dinsel kurumlar ve finans güçleri; küresel düzeyde dikkate alınması gereken yeni jeopolitik alanlar meydana getirmiştir.

                Sovyetler Birliği’nin ardından Soğuk Savaş dönemindeki Doğu-Batı bloklarının ortadan kalkması, rakipsiz kalan ABD süper gücünün ve dünyanın gelecekte alacağı yapının sorgulanmasına ve çare aranmasına sebep olmuştur.

                Jeopolitik; bu belirsizlik ve kargaşa ortamında, devletlerin önünü görebilmek için müracaat ettikleri bir disiplin olarak yeniden gündeme gelmiştir. Jeopolitiğin yeniden gündeme gelmesini gerektiren bu etkenler, doğal olarak jeopolitiğin klasik işlevine yeni boyutlar eklemiştir.

                Fransız coğrafyacı Yves Lacoste son dönemde yapılan jeopolitik çalışmaların; halkların ve devletlerin bölgesel genişlemesi ve yayılması, sınırların tespiti, devletlerin kara sularının dışındaki deniz bölgelerinde ileri sürdüğü toprak talepleri, enerji ve hammadde kaynakları konusunda yoğunlaşan çatışmalar, din ve kültür çatışmaları, millî bağımsızlık çabaları, devletlerin ittifaklar ve federasyonlarla bir araya gelmeleri, küreselleşmeye tepki olarak millî devlet stratejileri oluşturulması, devletlerin ekonomik ve siyasi bölgeselleşme çabaları gibi konularda yoğunlaştığını söylemektedir.

                Fransız Defay ise; devletlerin sürekliliklerini sağlayabilmek için güç mantığını kullandıklarını, bu nedenle devletlerin egemenliği altındaki sınırlar içinde gözetmek, cezalandırmak, kendini korumak, korkutmak, çekici olmak ve ekonomik alanda teşvik etmek gibi etkinliklerinin de jeopolitiğin çalışma alanı içine dâhil olduğunu belirterek, jeopolitiğin içe dönük fonksiyonlarına dikkat çekmektedir.

                Jeopolitiğin yeniden gündeme gelmesine yol açan sebeplere kısaca değindikten sonra çağdaş jeopolitiğin işlevlerini inceleyebiliriz. Jeopolitiğin işlevlerini;

                -açıklama ve yönlendirme- tasarım- birikintileri

                -uyarlama- güç yönetimi -ve nihayet millî

                -güvenlik siyasetini oluşturma ve uygulama

                -başlıkları altında toplamak mümkündür.

1. Açıklama ve Yönlendirme İşlevi

                Jeopolitiğin öncelikli işlevi; kendi devletini ve bir bütün hâlinde dünyayı, karaların ve denizlerin coğrafi düzeni ve devletlerin siyasi gelişimiyle şekillenen bir tarih görüşü içinde açıklamaktır.

                Günümüzün birçok büyük sorununu; anlamak, açıklamak ve çözüm üretebilmek için jeopolitik disiplinine ihtiyaç duyulmaktadır.

                Güvenlikle, politikayla, hatta planlama öncelikleriyle ilgili kararlarda, düşüncenin bir disiplinden geçmesi ve bütünlük içerisinde ele alınması için jeopolitik çalışma yapılması zorunluluk hâline gelmiştir.

                Sosyal nitelikli çalışmaların tasvir, açıklama, anlama, anlamlandırma ve yönlendirme olmak üzere birbirini izleyen beş aşamalı bir süreci takip ettiği; ilk dört aşamanın zihinsel bir zeminde gerçekleştiği ancak beşinci aşama olan yönlendirmenin bu zihinsel süreçlerle uygulama arasında bir köprü oluşturduğu kabul edilmektedir.

                Küresel politika, dünya egemenliğini amaçlayan ve buna karşı direnen güçler arasındaki ilişkilere göre şekillenmektedir.

                Küresel sorunların çözümüne yön verecek siyasi kararların ruh ve şekil alacağı bilimsel ortamı hazırlayan jeopolitik, dünyaya bir bütün olarak bakma imkânı sağlamaktadır.

                Jeopolitik inceleme, küresel güçlerin ve ülke güçlerinin genel politikalarını, jeopolitik unsurlara göre açıklayan ve bu politikaların yönlendirilmesine katkı sağlayan bilimsel bir çalışma alanı olarak değerlendirilmelidir.

                Jeopolitik, coğrafyanın ve diğer bütün millî güç unsurlarının devletin güvenliğine ve millî siyasetine nasıl etki ettiğini küresel bir bakış açısıyla açıklamakta ve sorunların çözümü için üretilecek siyasi kararları yönlendirmektedir.

2. Tasarım İşlevi

                Tasarımlar çağdaş jeopolitiğin işlevleri arasında kabul edilmektedir. Tasarımın sözlük anlamı “Daha önce algılanmış olan bir nesne veya olayın bilinçte sonradan ortaya çıkan kopyası” şeklinde ifade edilmektedir.

                Tasarımlar, tasarımcının tarihi ve kültürel geçmişinden kaynaklanırlar. Siyasi projeleri -adlandırmalar, sloganlar ve haritalar gibi simgeler kullanarak- bugün ve gelecek ile ilişkilendiren ve yaşanan mekânla bütünleştiren imajlar oluştururlar.

                Alexandre Defay, Fransız coğrafyacı Roger Brunet’den nakille tasarımların önemini şu şekilde ifade etmektedir: “Filozoflardan sonra, coğrafyacılar da tahayyül etmenin ve tasarımların rolünü öğrendiler.

                Bireysel ve sosyal muhayyile, ortamdan çok etkilenir. Çocukluk ortamlarını, gezilen yerleri, öğrenilen mekânları sahiplenir; bilgisizliğin boşluklarını doldurur ve hatta bizi umutlandıran ya da korkutan dünyalar yaratır. Kısacası bireysel ve sosyal muhayyile yaşanan mekânın kimi zaman din dışı ama çoğu zaman kutsal tasarımlarını üretir ya da kopyalar. Zira insan (sırf) sosyal (bir) varlık değildir, belleği de vardır. Bu bellek sadece bakılan şeyin görüldüğü ve sadece zihinde bulunan şeye bakıldığı anlamına gelir. Zihinde olan şey oraya bizim koyduğumuz ve çocukluğumuzdan itibaren başkalarının koydukları şeylerdir: ...algılanan mekâna verilen tarihsel anlam(dır).

                Topraklar doğduğumuz topraklar olur, yer atalarımızın yeri, vatan olur; böylece, insanın kendi yer, kendi akrabalarına ait olan ama aynı zamanda başkalarına da ait olan bir yer oluşur: dost yerler, kötü yerler, düşman yerler; hatta düşman ırsi de olabilir. Kısacası; çok küçük yaşta, en derin düşüncelerin, ilk inançların yerleştiği bir yaşta büyük bir saygıyla aktarılmış bilgiler, basmakalıp fikirler toplamı(dır). Özellikle tarihi, coğrafyası, el kitapları, atlasları ve duvar haritalarıyla okul(lar) bu belleğin oluşmasında çok önemli yer tutarlar. Dolayısıyla, okul bizim ülkelerimizde yaklaşık bir yüzyıldır düşsel haritalarımızın oluşmasında, onları hiyerarşize etme biçimimizde, onlara yüklediğimiz duygusal değerde önemli bir rol oynamaktadır.”

                Defay devamla 1921’de Leipzig’te bir kongre vesilesiyle bir araya gelen Alman coğrafyacıların oybirliğiyle aldıkları bir karara değinmektedir. “Coğrafyacılar kongresi, vatanseverlik kaygılarıyla, Versailles Antlaşması’yla Reich’tan koparılan toprakların ve kolonilerin Germen alanıyla bağlantılarının atlaslarda ve haritalarda yer almaya devam etmesini istemektedir.Eğitimin her düzeyinde sadece bu konuların önemsendiği kitaplar okutulacaktır.”

                Jeopolitiğin tasarım işlevi, bireysel ve toplumsal yaşamın bütün alanlarıyla veya daha değişik ifade edersek bütün millî güç unsurlarıyla ilgilidir. Tasarlanan siyasi projenin (millî siyasetin) hayata geçirilip etkili olabilmesi için; adlandırmalar, haritalar, günlük hayatta kullanılan dil, şehir planlaması, mimari, sanat, müzik ve benzeri bütün alanlarda projeyle uyumlu simgelerin birbirini bütünler şekilde kullanılması gerekir.

                Jeopolitiğin tasarım işlevi, bir yandan millî hedeflere yönelik stratejileri ve taktikleri hayata geçirmeyi kolaylaştırırken öte yandan da hasım devletler tarafından aynı alanlarda yapılan tasarımları etkisiz hâle getirmeye yöneliktir.

                Gerek millî tasarımları hayata geçirebilmek gerekse hasım tasarımları etkisizleştirebilmek için; basın, yayın, televizyon, radyo, sinema gibi iletişim araçlarının tasarımlara uygun şekilde kullanılması büyük önem arz etmektedir.

                Devletlerin, şehirlerin ya da bölgelerin adlandırılmasında bazen intikam, mahrumiyet, reddetme gibi duygular ya da hayaller etkili olmaktadır.

                Örneğin Francis Bacon, 1603’te İngiltere ve İskoçya’nın birleştiği dönemde, hükümdar I.James’e genişleyen krallığına “Büyük Britanya” adını vermesini önermiş ve “bu adın çok etkileyici ve büyüleyici olacağını” söylemiştir.

                Öte yandan Fransızların Manş’ı İngilizler’in “English Channel”ı, İranlılar’ın Basra Körfezi Araplar’ın Arap Körfezi’dir, hiç kimseyi kızdırmak istemeyenlerin Arap-Basra Körfezi bugün kısaca “Körfez”dir.

                Buna karşılık, başka devletler bir devletin adını ya da niteliklerini kabul etmeyebilirler:

                SSCB’nin kuruluşundan elli yıl sonra General de Gaulle bu devlete Rusya demeyi sürdürmüştür. Demokratik Alman Cumhuriyeti, var olduğu dönemde Batılılar tarafından “Doğu Almanya” olarak anılmıştır. Yunanistan; millî kahraman kabul ettiği Büyük İskender’e sahip çıkmak için kuzey komşusunun Makedonya adını kullanmasına karşı çıkmaktadır.

                Çin, 1949’da işgal ettiği Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ne “kazanılmış topraklar” anlamına gelen “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” adını vermiştir. Dünyanın tüm bölgelerinde bu örnekleri artırmak mümkündür.

                Aynı durum şehir adları için de geçerlidir. Mutlak bir koparmayı ve sahiplenmeyi ifade etmek için şehir adları değiştirilmiştir.

                Örneğin İmparator Hadrianus 135 yılında Yahudi ayaklanmasını bastırdığında Yahudiler’e kutsal kentlerine girmelerini yasaklamış ve Kudüs’ün adını değiştirerek yüzyıllarca “Aelia Capitolina” olarak anılmasına sebep olmuştur.

                1789 Fransız Devrimi’nden sonra yaklaşık 3.200 Fransız yerleşim yerinin adı değiştirilmiştir. Eski rejimi, soyluluğu ve dini hatırlatan her şey dışlanmıştır.

                Sovyet rejimiyle beraber isimleri değiştirilen şehirler rejim değiştikten sonra tekrar eski adlarına kavuşmuşlardır.

                Cumhuriyet kurulduktan sonra, Türkiye ve Fransa mandası altındaki Suriye arasında ihtilaf konusu olan İskenderun Sancağı, 1936 yılında bizzat Atatürk tarafından Hatay olarak adlandırılmış ve takip eden süreç sonunda 1939 yılında Türkiye topraklarına dâhil edilmiştir.

                Boyun eğmeyen kentlerin de adları değiştirilmiştir. Düşman karşısında baş eğmediği için isimleri ödüllendirilen Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Gaziantep bu duruma iyi birer örnektirler.

                Dersim’in Tunceli yapılması gibi kalkışmaları bastırırken veya itaati sağlama programlarının bir parçası olarak da şehir adlarının değiştirildiği olmuştur. Ayrıca bölgesel adlandırmaların da bu adlandırmayı yapanların tasarımlarına ve gizli amaçlarına yönelik olduğunu söylemek mümkündür.

                Örneğin Amerikan yönetiminin son zamanlarda ortaya attığı “Büyük Ortadoğu” adının, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik tasarımlarının, gizli amaç ve niyetlerinin bir simgesi olduğunu kabul etmek gerekir.

                Kadim Ayn-ül Arap yerine Kobani isminin kullanılması da güncel bir jeopolitik uygulamadır. Öte yandan, yakın zamana kadar Hatay’ı kendi sınırları içinde gösteren Suriye haritaları gibi hayalî haritalar ve hatta gerçek haritalar da jeopolitiğin tasarım işlevinin önemli bir vasıtası olarak kullanılmaktadır.

                Bu sebeple gerçek haritalar çoğu zaman askerler tarafından hazırlanmışlar ve hasımların tasarımlarını kolaylaştıracağı endişesiyle dağıtımları sınırlı tutulmuştur.

                Jeopolitiğin tasarım işlevi, daha önce değinildiği üzere sadece adlandırmalar ve haritacılıkla sınırlı olmayıp hayatın bütün alanlarında uygulamaya geçirilebilir. Defay, Fransız Devrimi’nden sonra muhtemel bir halk ayaklanmasında askerî birliklere kolay manevra alanları sağlayabilmek için Paris’te büyük geçitler ve yollar yapıldığını söylemektedir.

                Keza, 1908 yılında Almanlar tarafından İstanbul’da inşa edilen Haydarpaşa Garı, hâlâ Türkiye’nin en görkemli ve işlevsel istasyon yapısıdır ve Almanya’nın kudretini hatırlatmaktadır.

                Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de ıssız bölgelerde dahi nispeten gösterişli demiryolu istasyon yapıları inşa edilmesi, özellikle yeni başkentte bakanlık binaları gibi kamu yapılarının aynı mimari tarzda ve belli bir plan dâhilinde inşa edilmesi de tasarım işlevinin mimarideki ve şehir planlamasındaki örnekleri olarak gösterilebilir.

                Aslında klasik jeopolitiğin doyum noktasına ulaştığı 2. Dünya Savaşı öncesindeki dönemde, Türkiye’nin Kürt sorununa ilişkin algılaması ve tasarımları dikkat çekicidir. Sorunu çözmeye yönelik olarak; eğitimden bayındırlığa, ulaşım ağlarından ekonomik yapıya ve sağlıktan güvenliğe kadar hayatın her alanına nüfuz eden tasarımlar ve planlar yapılmıştır. Ancak devlet yönetiminde jeopolitik bakış açısının kurumsal bir yapıya kavuşturulamamış olması sebebiyle, bu dönemin yöneticileri tarafından yapılan planlamalar ve uygulamalar takip eden dönemlerde sonuçlandırılamamıştır.

                Dolayısıyla Türkiye üzerinde farklı amaçları bulunan devletlerin tasarımları ve planlamaları daha kolay uygulamaya konmuştur.

                Tasarımlar bazen devletlerin anayasalarında bile yer alır. Örneğin yürürlükteki Ermenistan Anayasası’nda Türkiye topraklarının bir kısmı Ermenistan toprağı olarak ilan edilmiştir.

                Jeopolitiğin tasarım işlevi tarih, psikanaliz, sosyoloji, psikoloji, propaganda gibi çalışma alanlarıyla sıkı ilişkili olup birinci derecede bu alanlardan bilimsel veri sağlamalı; hukuk, siyaset, uluslararası ilişkiler gibi alanların hazırladığı zemin üzerinde başta medya olmak üzere sanat dalları da dâhil bütün iletişim kanallarından yararlanılarak uygulamaya konulmalıdır.

3. Uyarlama İşlevi

                Jeopolitiğin işlevlerinden birisi de, ülke coğrafyasında önceki devletlerden ve siyasetlerden kalma birikintileri, mevcut devletin millî siyasetine uyarlamaktır.

                Devletin ülkesini oluşturan mekân sadece fiziki coğrafyadan ibaret değildir. Aynı topraklarda hüküm sürmüş geçmiş medeniyetlerin ve devletlerin kalıntılarını da barındırır. Bu kalıntılar, özellikle yeni kurulmuş devletler için, hasım devletler tarafından kullanılabilecek duyarlılıklar ve tehditler hâline gelebilir. Önceki devletlerden devralınan miras; savaş nedeniyle harabe hâline gelmiş şehirler, ulaşım ağları, mayın tarlaları, yönetim düzeni, farklı diller, komşu devletlerle geçmişten gelen anlaşmazlıklar veya eski İngiliz sömürgelerine arta kalan ters yönlü trafik düzenlemeleri gibi somut alanlarda olabilir. Devralınan miras; etnik ve dini farklılıklar, yüzlerce yılın birikimiyle oluşmuş gelenekler veya kolektif bilinç gibi soyut alanlarda da olabilir.

                Jeopolitiğin tasarım işleviyle çok sıkı ilişkisi bulunan uyarlama işlevi; geçmiş kültürleri içinde barındıran yeni ve daha gelişmiş bir kültür oluşturacak ve bunu üstün bir uygarlığa dönüştürecek uygulamaları teşvik etmelidir.

                Zira tarihi tecrübeler, coğrafyanın geçmiş kültür izlerini dışlayan, inkârcı ve imhacı siyasetlerin başarı sağlayamadığını göstermektedir.

                Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yıllarından beri yer adları değiştirilmektedir. Artvin’de çoğu Gürcüce olan yer adları İl Genel Meclisi kararıyla 1925 yılında tümüyle değiştirilmiştir. Fakat ad değiştirme işlemleri İçişleri Bakanlığı’nın 1940 yılı sonlarında hazırladığı 8589 sayılı genelge ile resmileşmiş ve “yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılması büyük karışıklığa yol açan yerleşim yerleri ile tabii yer adlarının Türkçe adlarla değiştirilmesi” çalışması başlatılmıştır.

                Bu genelgenin ardından valilikler tarafından yabancı dil ve köklerden gelen yer adlarına ilişkin birçok dosya hazırlanarak Bakanlığa gönderilmiştir.

                Ancak, bu çalışmalar 2. Dünya Savaşı sebebiyle uzun süre aksamış ve bir ad değiştirme işlemi yapılmamıştır. 1949 yılında 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu ile yer adlarının değiştirilmesi için yasal dayanak oluşturulmuş, ardından 1957 yılında bir ‘Ad Değiştirme İhtisas Kurulu’ kurulmuştur.

                Bu kurulun çalışmaları 1978 yılında “tarihi değeri olan yer adlarının da değiştirildiği gerekçesiyle” sona erdirilmiştir.

                Bu süre içerisinde yaklaşık 75.000 yerleşim yerinin adı incelenmiş ve 28.000 kadarı değiştirilmiştir. Bunların 12.000’den fazlası köy adlarıdır. Ayrıca 2.000 kadar da tabii yer adı değiştirilmiştir. Kurul çalışmaları beş yıllık bir aradan sonra 1983 yılında yayımlanan bir yönetmelik uyarınca yeniden başlamıştır. Bu dönemde ise 280 köyün adı değiştirilmiştir.

                Köylerin bir kısmının adları Türkçe olmasına rağmen; güzel çağrışımlar uyandırmadığı, yazı diline uyum sağlamadığı gibi gerekçelerle ya da Türkçe olmadığı zannedilerek değiştirilmiştir.

                İsim değişiklikleri tüm yurt sathında görülmekle beraber; Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da çok daha yoğundur.

                Ancak, isim değişikliklerinin üstünden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen çoğu yerde yöre halkının hâlâ eski isimleri kullandığı görülmektedir.

                Geçmiş kültür kalıntılarıyla kaynaşmayı sağlayacak diğer tedbirler alınmaksızın, sadece askerî ve siyasi güce dayanarak yapılan yeni coğrafi adlandırmalar genellikle tasarlanan sonuca ulaşamamakta, hatta tepki yaratarak eski isimlerin simgesel olarak yaşatılmasına yol açmaktadır.

                Kısacası jeopolitik disiplini; tasarımlarıyla, plan ve uygulamalarıyla geçmişin kalıntılarını olumlu bir kültür mirası hâline dönüştürebilmelidir.

                Devletin duyarlı noktalarının, millî güç kapasitesini artıran etkenler hâline dönüştürülmesi ancak bu yolla mümkün olacaktır.

                Jeopolitiğin güç yönetimi işlevi ile nihai olarak millî güvenlik siyasetini oluşturma ve uygulama işlevini ise başka bir yazıda ele almaya çalışacağım.

                Sağlık ve huzur diler saygılarımı sunarım.

                                                                                                                                                             Bülent Ulaş

                                                                                                                                                             Ağustos 2015

492 kez okundu
31.12.2017

Yorumlar