İTALYA KAZAN BİZ KEPÇE-1 -Derya ECEVİT

İTALYA KAZAN BİZ KEPÇE-1

İki emekli; eşim ve ben. Evde otururken telefonum çaldı. Arayan oğlumuz Berkant. “ Baba, bir turizm şirketinde erken rezervasyon indirimi varmış. İsterseniz bakın.” dedi. 2014 yılının Ekim ayı. Asında hep hayalimizde vardı; ikimizde emekli olunca ilk olarak İtalya’ya gitme fikri. Olur muydu, olmaz mıydı derken oğlumuz ve kızımızın desteğiyle erken rezervasyonla Klasik İtalya turuna yazılıverdik. Gezi tarihi 22-29 Mart 2015. Anlayacağınız daha beş ay vardı.

Malum, zaman su gibi. Beklenen gün geldi çattı. Yüksek hızlı tren (YHT) ile Ankara’dan İstanbul’a Anadolu’nun uçsuz bucaksız topraklarında yol alırken, İstiklal savaşımızın gerçekleştiği yerlerden de geçtik. O dönemle ilgili bildiklerim gözlerimin önüne geldi. Duygulandım. “Ne kadar güzel topraklarımız var.” diye düşündüm, şehitlerimiz kanıyla sulanmış. YHT hakikaten büyük kolaylık. 1990’lı yıllardaki yatırımlar bugünleri hazırlamış. Sanırım altyapısı tamamlanmadan hizmete açıldığı için, Eskişehir-İstanbul arası ortalama hız saatte 70-80 kilometre gibi.

1. Gün: Venedik

22 Mart günü Sabiha Gökçen havaalanında rehberimiz Nihat BULUT beyle buluşuyoruz. Heyecan dorukta, çünkü ilk yurt dışı gezimiz olacak. Valiz teslimi, pasaport kontrolü, duty free derken oda ne, uçuyoruz artık. İki buçuk saat uçtuktan sonra uçağımız Bergamo (Milano) havaalanına iniyor. Sabiha Gökçen ile karşılaştırdığımızda çok küçük geldi bana. Havaalanımızın işleyişi ve işlevselliği ile gurur duydum. Rehberimizle, İstanbul’da belirttiği gibi, valiz alım bölgesinde buluştuk. Hazır olan otobüsle Venedik’e doğru yola çıktık. 250 kilometre sürdü yolculuğumuz. Araba plakaları değişik olmasa sanki bizim ülkemiz diye düşündüm. Ancak her şey düzenli ve herkes kurallara harfiyen uyuyor. Otoyolun iki tarafı kilometrelerce tarım arazisi. Her yer ekili ve dikili. Hiç boş yer yok. Tarlalar, ağaçlar o kadar bakımlı ki, hayran olmamak elde değil. Geçtiğimiz güzergâhta sağlı sollu tarihi ve çok güzel binaları görüyoruz. İnsan yaşamın daha kaliteli olduğunu hissediyor sanki.

Venedik, kara Venedik’i ve ada Venedik’i olarak iki bölgeye ayrılmış diyebiliriz. Liberte (özgürlük) köprüsü bu iki bölgeyi birbirine bağlayan, dört kilometre uzunluğunda bir köprü.

                                         Otobüsümüzün ön camından Liberte Köprüsü

Kara ve demiryolu ulaşımı, doğalgaz, elektrik ve su bu köprü vasıtasıyla onlarca adadan oluşan ada Venedik’ine ulaştırılmış. İtalya, turistlerin gelmesi için her türlü altyapıyı hazırlamış. Otobüsler için devasa bir park yeri mevcut ve kargaşa yok. Yürüyerek bizi kanallara götürecek tekneye doğru ilerlerken, aynı anda 5-6 büyük yolcu gemisinin yanaşabileceği ve her türlü hizmeti alabileceği limana hayran oluyoruz. Teknemiz bizi San Marco adasına götürürken Venedik mimarlarının ilginç ve eşsiz mimarisini yansıtan binaları seyre dalıyoruz.  

 

Salute Kilisesi (Veba salgını sonrası Meryem Ana’ya şükran için yapılmış.) 

Adaya varınca ünlü gondollar bizi karşılıyor. Büyük veba salgınından önce hepsi rengârenk renk cümbüşü içindeyken, veba salgınından sonra hepsi siyaha boyanmış. Günümüze kadar da bu rengi korumuşlar.

Gitmişken gondolla gezmemek olmazdı… (Gondolcumuzda mafya tetikçisi gibi çıkmış.)

Gezmeye devam ederken karşımıza Ahlar Köprüsü ve Hapishane çıkıyor. Dükler sarayını hapishaneye bağlayan bu ünlü köprü, adını, hapishanenin işgence odalarına giden mahkumların kente son bir kez bakarak iç çekmelerinden almış. Çünkü bu hapishaneden kaçmak imkansızmış. Sadece Casanova kaçmayı başarmış.  

Solda Dükler Sarayı, Ahlar Köprüsü, sağda Hapishane

Suda yüzen şehir Venedik’in sadece bir piazza’sı (büyük meydanı) var: Piazza San Marco. Bu meydanın etrafında Venedik’e özgü hediyelikler satan dükkanlar (Dikkat! Hanımlar vitrinlerine yapışabilir.), saat kulesi ve San Marco kilisesi var. Bu kilise, Ayasofya örnek alınarak yapılmış. Hatta içerisinde İstanbul’lu Venedik tüccarları tarafından Sultanahmet meydanından kaçırılmış dört bronz at mevcut.

San Marco Kilisesi

Yapışılması muhtemel bir vitrin.

Gondol gezisi esnasında rastladığımız büyük kanal ve ünlü Rialto köprüsü.

Aslında Venedik’i gezdim diyebilmek için en az üç gün gerekli diyorlar. Biz de bir kısmını sonraki gezimize sakladık.

2. Gün: Garda Gölü (Sirmione Kasabası) ve Verona

Sabah kıytırık bir kahvaltıdan sonra (Bizim pastırmaların yarısından da ince iki dilim peynir, siyah zeytin, avucuna aldığın zaman hafif sıkınca ceviz kadar olan bir ekmek, kruvasan ve etimek) yola döküldük. Hava mis gibi, tertemiz ve pırıl pırıl. İlk durağımız Garda Gölü Sirmione Kasabası olacak. Ancak yolda kaza olduğu  için yol kapanıyor, trafik duruyor ve 1,5 saat sonra normal seyirde yolculuk tekrar başlıyor. Bu arada yolda yanımızda bir Türk tırı var. Dikkatli bakışlarımız tır şoförü zavallı çocuğu rahatsız ediyor. 

 

 

Ve…. Sirmione Kasabası….  Bizim Alaçatı’nın, Ilıca’nın daha modern ve temiz hali gibiydi ilk izlenim. Sonra bir baktık sağda da göl, solda da göl. Her yerden görebiliyorsunuz. Çünkü üzerinde bulunduğumuz yarımadanın 200 metre eni varmış. Evler çok hoş ve bahçeler çok bakımlı. Makiler aynı şekilde budanmış, traşlanmış, her ev birbirinden bunlarla ayrılıyor.  

 

 

 

 

 

 

 

Orada birçok yeşilbaşlı ördek vardı. Çevresi sularla çevrili Rocca Scaligera kalesini gördük, filimler deki gibiydi. Kale etrafındaki hendeğin suyunda ördekler yüzüyordu. 

                                                   Rocca Sicegeliera Kalesi

Sirmione kasabasında çok güzel bir margarita pizza yedik. O kadar büyüktü ki, hepsini bitiremedik. Dondurmaları da müthişti, çeşit çeşit ve çok lezzetli.

 Sonraki durağımız Verona, Jülyet’in memleketi. Romeo ve Jülyet hikâyesinin beş gün gibi kısa bir ömrü olduğunu öğreniyoruz. Rehberimizden yol boyunca bu hikâyeyi dinliyoruz. Verona’ya varınca önce kontrol noktasında (Her şehre giren turist kafilesinin uğradığı ve şoförün 300 euro ödediği nokta) ödememizi yapıyoruz. Sonra her tarafı tarih kokan yapıların arasından, Adige Nehri üzerinden, İÖ 100 yılından kalma Roma Arenasının günümüze ulaşan kalıntılarının kenarından Verona’nın kalbi Piazza Bra (Bra meydanı)’na varıyoruz.   

 

                                                                                Bra Meydanı

 

Meydanın güneyinde içinde 22000 kişilik konserler düzenlenen ve biletlerin aylar öncesinden tükendiği tarihi amfi tiyatro yer alıyor.

 Çok şık mekânların da yer aldığı meydandan tarihi pazara doğru yürüyoruz. Hediyelik eşyalar, meyveler ve sebzeler pazarda bizi karşılıyor. Rehberimiz bizi alışveriş yapmamamız konusunda uyarıyor. Çünkü İtalya’nın kuzeyi güneyine göre çok zengin ve

zengin olduğu içinde pahalı. Hediyelik eşyalarımızı Napoli’den daha uygun fiyata alabileceğimizi söylüyor.

 Ve işte Jülyet’in evi. Güya Romeo resimde gördüğünüz balkona tırmanmış. Adamın akrobat olması lazım.

 

 

Dönüşte Bra meydanında bir bankta elmalarınızı yerken gelen geçen insanları gözlemledik. Herkes çok sakin ve çok şıktı. Rehberimizin söylediği gibi giyimde yüksek bir kalite hakim ve herkes çok mutlu gözüküyor. İnsanların insanca yaşaması için kurallar konmuş ve herkes kurallara çok doğal bir şekilde uyuyor. Sabah otoyolda 1.5 saat beklerken ne bir korna sesi duyduk ne de soldan sağdan geçmeye çalışan araçlar gördük. En sol şerit biraz daha akmasına rağmen otobüsümüzün şoförü bir kez bile sol şeride geçmedi ve bütün gezi boyunca da bu böyleydi (Bizde olsa neler olacağını hepimiz tahmin edebiliyoruz sanırım.) Sevdim ben bu ülkeyi, çok yaşanılası bir yer.

(Devamı diğer sayıda…)

636 kez okundu
31.12.2017

Yorumlar