AVRUPA BİRLİĞİ VE HUKUKİ YAPISI-M.Emin AKGÜL

AVRUPA BİRLİĞİ VE HUKUKİ YAPISI

 

1.1. AVRUPA BİRLİĞİ TARİHİ SÜRECİ

            Bu bölümde ATAD ‘ın yargılama yetkisine dayanak oluşturan Topluluğun ve hukuk sisteminin ortaya çıkışı, gelişimi ve özelliklerinden bahsedilecektir. Bu ayrıntılı konuya girmeden önce Topluluğu oluşturan bütün kurum ve kavramlara ilham kaynağı olan Avrupa kelimesinin anlamı nedir, nereden gelmiştir, bir kıta ya da kıta parçası tarihin başlangıcından bu güne neden bu isimle anılmaktadır?

 

            Avrupa kelimesi hakkında zaman ve mekana bağlı olarak değişik tanımlamalar vardır. Ancak genelde başvurulan Grek Mitolojisidir. Grek tanrıçası Europa, Zeus tarafından kaçırılmış,  bir boğaya dönüştürülerek tanınmaz duruma getirilmiştir. Ancak bu tez Grek ve Avrupalılar tarafından fazla kabul görmez. Diğer bir efsaneye göre ise Europa, Mısırda yerleşmiş Asyalı bir genç kızdır ve aynı zamanda Afrika ile bağları vardır. Bu tez üzerine bir yazar, “eğer Europa bir Avrupalı ise o zaman Avrupalılığını kanıtlaması epey güç olacaktır” demiştir. Orijin konusundaki farklı tezler gibi Avrupalı kimliği de oldukça tartışmalı ve karışık bir konudur. Avrupa politik anlamda coğrafik bir ifadedir. Tanımlanmış ya da kabul edilmiş sınırları yoktur, bir çok benzetmeye veya hayale dayalı olarak açıklanmaya çalışılır. Örneğin Gorbaçov’un beyanlarında kullandığı müşterek Avrupalı yurdu (Common European Home) gibi Avrupa kimliğini açıklama teşebbüsleri, bazen karşı tezler kullanılarak ya da Avrupalıların müşterek düşmanı kavramı ile açıklanmaya çalışılır. Bu nedenle de Avrupa genellikle “Diğeri” kavramı ile ilişkilendirilerek tanımlanmıştır. Tarihsel açıdan Avrupa var oluşundaki uzun süreçte Asya’dan farklılaşmaya başlamıştır. Hıristiyanlık bu ayrışmada önemli bir rol oynamıştır. Edward Said “Diğeri” kavramının canlandırılması için Avrupalıların doğu (Orient) kavramını yarattıklarını söylemektedir[1]. Avrupalı kimliğinin negatif şekli, farklılığa ve asılsız suçlamalara dayanmaktadır. Buna örnek olarak diğer Avrupalılar içinde sık kullanıldığı itiraf edilse de barbar, putperest veya despotluk kavramları “Diğeri” Kavramını tanımlamakta kullanılmıştır.

 

            İkinci Dünya Savaşından hemen sonra Avrupa’yı tekrar inşa edecek olan politikacılar, “güçlü Avrupalı” önderliğinden ziyade Amerikan sponsorluğun da Rus düşmanlığı ile oluşturulan bir yapı içinde çalışırken, Avrupalı olmayan dünya hala bir Avrupalı kimlik duygusunun yapılmakta olanlar için ön şart olduğunu düşünüyordu.[2] Avrupa kelimesi ve Avrupa kimliği ile ilgili bu kısa açıklamadan sonra Avrupa Topluluğunu oluşturan tarihi sürece kısaca değinmek istiyoruz.

 

            Avrupa’nın birleşmesi isteği yeni bir düşünce değildir. Roma İmparatorları, Cengiz Han, Napolyon, Hitler gibi tarihin farklı karakterleri bu kıtayı almayı şiddetle arzulamışlardır. Bunlardan bazıları başarılı olamamışsa da diğerleri, farklı zamanlarda sınırlı bir başarı sağlamışlardır. Hiç kimse Avrupa’da yaşayanlara uzun süreli bir barış ve refah getirememiştir. Avrupa Birliği, bağımsız ve zaman zamanda birbirine düşman olan devletlerarasında işbirliği yolu ile bu sonuca ulaşmayı amaçlamaktadır. Avrupa, vatandaşların yararı için yine onların rızasıyla birleştirecektir.[3] Ancak bu birleşme ya da bütünleşme süreci ile ilgili olarak sadece imparatorlar veya diktatörler çaba göstermemiştir. Düşünsel alanda da bu amacın esasları 14. yüzyıldan itibaren tarihçiler, filozoflar ve hukukçular tarafından değişik zamanlarda ifade edilmiştir. Fransız hukukçu Pierre DuBois’in 1306 yılında yayımlanan eserinde birlik düşüncesinin temelleri bulunmaktadır.[4] Avrupa’da devletlerin ortaya çıkması ile birlik yaratma düşüncesi de belirmiştir. Avrupa’daki her büyük savaştan sonra imzalanan antlaşmalarda birlik düşünceleri gündeme gelmiştir. 17. yüzyılda Kant “Avrupa Birleşik Devletleri” fikrini ortaya atmış zamanla bu fikir düşünürler tarafından da benimsenmiş ve geliştirilmiştir. Bu alanda ilk adım 1786 yılında Fransa ile İngiltere arasında Avrupa’da büyüyen üretimi geliştirmek için Gümrük Tarifelerinin İndirimini Antlaşması ile atılmıştır. 1815 Viyana kongresi ile Avrupa’da kalıcı bir barış için adımlar atılmış, 1834 yılında Alman devletleri arasında gümrük birliği kurulmuştur. Bu yapı 1871’de Bismark’ın Alman siyasi birliğinin tamamlaması ile sonuçlanmıştır. 1860 İngiliz – Fransız, 1862 Rusya – Fransız antlaşmaları ile Avrupa’daki büyük devletler arasında gümrük indirimi sağlanmıştır.

           

            Bu süreç 1870’den 1915’e kadar ülkelerin korumacı politikaya dönmeleri sonucu durmuştur.[5] Birinci Dünya Savaşı akabinde savaşın etkisi ile devletlerin eşitliğini temel alan bir birliğin kurulması ile ilgili fikirler ortaya atılmıştır. Kont Coudenhove Kalengi’nin 1923’de Pan-Avrupa hareketini kurarak önderi olması, 5 Eylül 1929’da Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand’ın Cenevre’deki Milletler Cemiyeti toplantısında bir Avrupa Birliğinin oluşturulmasını önermesi savaş sonrası birlik fikri için örnek verilebilir.[6]

 

            Birinci Dünya Savaşı neticesinde yapılan savunma antlaşmalarının ve milletler cemiyetinin faaliyetlerinin yeni bir savaşa engel olamadığı, İkinci Dünya Savaşı sonucunda anlaşılmıştır. Fransızlar, Almanların savaş makinesinin özünü oluşturan kömür ve çelik endüstrisinin kontrol altına alınmasının ve Almanya ile politik ve ekonomik bir ortaklık yapmanın önemini kavramışlardır. Buna ek olarak Amerikalılar 1919’da yaptıkları gibi Avrupa’yı terk etmemişler ve Rus tehlikesine karşı Avrupa’nın ve Batı Almanya’nın ekonomik olarak hızla kalkınması için Marshall Planını devreye sokmuşlardır. Ayrıca batı Avrupa’nın demokratik ülkelerinin Sovyet tehdidine karşı korunması amacıyla 1949’da NATO kurulmuştur. Bu süreç içinde Batı Avrupa ülkeleri, karşılıklı bağımlılık ihtiyacının bir gerçek olarak belirmesi ile Avrupa’nın politik birliği düşüncesini tekrar canlandırmışlardır. Winston Churchill 1946’da Zürich’te Avrupa Birleşik Devletlerinin Kurulmasını ve bunun ilk adımının da Fransa ve Almanya arasında bir ortaklık yaratılması yolu ile olması gereğini ifade etmiştir. Fransız – Alman ortaklığını temel alan Avrupa federasyonu fikri iki Fransız politikacı Jean MONNET ve Robert SCHUMANN tarafından coşku ile paylaşılmış, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunun kurulması ile yeni Avrupa düzeninin inşasında ilk adım atılmıştır.[7] Yüzyıllar boyu güç mücadelesini kıta içinde, 19. yüzyıl süresince ise hem kıta içinde hem de sömürgelerinde sürdüren ve iki büyük savaş ile de bu rekabete diğer Dünya devletlerini ortak yapan Avrupa’nın güçleri karşılıklı bağımlılık ve kontrol mekanizması ile bir bütünleşme sürecine girmişlerdir.

 

1.1.1. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT)

 

Mayıs 1950’de SCHUMANN, Fransa ve Almanya’nın kömür ve çelik endüstrilerinin birleştirilmesi için bir plan açıklayarak diğer ülkeleri de bu plana katılmaya davet etmiştir. 1951’de Fransa, Federal Almanya Cumhuriyeti, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg tarafından 1952 yılında yürürlüğe girecek olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile ilgili antlaşma imzalanmıştır.[8] İngiltere bu antlaşmaya katılmayı reddetmiştir. İngiliz çelik endüstrisinin üretimi kara Avrupa’sından düşüktür ayrıca çelik endüstrisinde bir yatırım ve modernizasyon programı yeni tamamlanmıştır, dolayısıyla üretim ve yatırımda dayanışma ve işbirliğine dayalı böyle bir topluluğa girmek İngilizlere cazip gelmemiştir. Bu kararda güvenlik anlayışı da önemli bir rol oynamıştır. Çelik ve kömür ulusal savunmanın en önemli unsurudur ve bir savaş durumunda Batı Avrupa ülkeleri hızla işgal edilecek ve İngiltere, Amerika’nın yanında tek başına savaşacaktır. Bu nedenle sözleşmeye İngiltere taraf olmamıştır.[9]

 

Topluluğun diğer antlaşmalardan farkı, demokratik seçimler yolu ile yönetme erki kazanmayan, fakat üye devletlerden bağımsız bir yüksek otorite tarafından yönetiliyor olmasıdır. Topluluk yönetici kurulu ulusal hükümetlerden bağımsız ve doğrudan demokratik kontrole tabi değildir. Bu durumda yönetici kurulu denetleyecek ve Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) içindeki gücün suiistimalini önleyecek bir kontrol mekanizmasına ihtiyaç ortaya çıkmaktadır. Topluluk yönetim kurulunun, kendisine verilen yetkileri antlaşmaya aykırı kullanması durumunda ortaya çıkan işlemi iptal etmek için bir adalet divanı kurulmuştur.[10]

 

            Avrupa bütünleşmesinin başlangıcı için kömür ve çeliğin seçimi de tesadüf eseri değildir. Kömür-Çelik endüstrisi savaş gücünü oluşturan esas yapıdır. Sözleşmeci devletlerin katılımıyla oluşturulan kontrol mekanizması, hiç bir devletin tek başına bu savaş gücü kapasitesine sahip olmasına izin vermeyecektir.[11]

 

            Sözleşme ile yaratılan yönetim kurulu ülkeler arası kömür ve çelik ticareti ile ilgili kısıtları belirleyecek ve üretim işlemini planlayıp yönetecektir. AKÇT sözleşmesinin başlangıç kısmında, bu antlaşmanın Federal Avrupa için ilk adım olduğu ifade edilmiş, ancak üye devletler daha büyük ideallerden önce kömür ve çelik kontrolü amacıyla ortaya çıkan dayanışmanın önemine dikkat çekmişlerdir.[12] Topluluğu kuranlar, bu sözleşmenin bir deneme olduğunu ve kademeli olarak diğer ekonomik alanları da kapsayan bir Avrupa Federasyonuna ulaşma düşüncesini taşıdıkları için AKÇT antlaşmasının süresini 50 yıl ile sınırlandırmışlardır. 23 Temmuz 2002’de AKÇT ile ilgili bütün yapılar ve sorumluluklar Avrupa Topluluğuna devredilmiştir.[13]

 

 

1.1.2. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) Antlaşmaları

 

            Kömür ve çelik alanındaki antlaşmadan sonra Avrupa’nın savunma ve siyasal topluluk olarak bütünleşme çabaları sonuca ulaşamamıştır. Bunun üzerine ekonomik bütünleşme gerçekleştirilemeden siyasi alanda bir birliğin sağlanamayacağı anlaşılmıştır ve ekonomik bütünleşme ile ilgili faaliyetler hız kazanmıştır.[14] 25 Mart 1957’de Roma’da Ortak Pazar antlaşması olarak da bilinen Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu (AET) kuran antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşma ile gümrük birliği ve ekonomik bütünleşme sağlanmıştır. AET antlaşması ile aynı tarihte Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu da (AAET) Avrupa’nın enerji sorununu atom enerjisi ile çözmek için kurulmuştur.[15] İngiltere, her iki antlaşmanın da başlangıç görüşmeleri aşamasına katılmış ancak ulusal egemenlik yetkilerinin kaybı korkusu ile antlaşmanın imza aşamasında çekilmiştir. AET ve AAET antlaşmaları 1 Ocak 1958’de altı ülkenin onayı ile yürürlüğe girmiştir. AET’nin ana kurumları; Komisyon, Bakanlar Konseyi, Parlamento ve Adalet Divanıdır. AET, AKÇT’nin sahip olduğu hukuksal yapıya benzer olarak kurulmuştur. AAET ise başlangıçta Fransa’nın nükleer silah programı ile birlikte çalışmalar yürütmüş, sonrasında nükleer güç ile ilgili güvenlik şüphelerinden dolayı başlangıçta öngörüldüğü gibi gelişmemiştir. 8 Nisan 1965’de Toplulukların kurumsal yapılarının sadeleştirilmesi amacıyla birleşme antlaşmasının imzalanması tamamlanmış, üç Topluluk için, tek bir Konsey, Avrupa komisyonu, Adalet Divanı ve Parlamento oluşturulmuştur.[16]

 

 

1.1.3. Tek Avrupa Senedi

 

            Roma antlaşması, esaslı bir düzeltme ve değiştirme olmaksızın yürürlüğe girdiği 1958 tarihinden itibaren 30 yıl süreyle varlığını sürdürmüştür. Kurumsal yapıyı düzenleme ve yetkilerini genişletme yolu ile Topluluğun yapısında önemli sayıda değişiklik yapan Avrupa Tek Senedi 1986 yılında imzalanmış ve 1 Temmuz 1987’de yürürlüğe girmiştir.[17] Avrupa Tek Senedinde Avrupa Birliğine ulaşma ideali de belirtilmektedir. Ayrıca 1992 yılı sonuna kadar Avrupa’da tek bir pazarın oluşturulması ile ilgili hukuki düzenlemeler yapılmakta buna ek olarak da çevre, teknoloji ve araştırma alanlarında yakın işbirliğini sağlayacak kurallar getirilmektedir. Tek Senette malların, sermayenin, kişilerin ve hizmetlerin serbestçe dolaşımının sağlanması ve bu amaca engel olan durumların kaldırılması amaçlanmıştır. Tek Senet ayrıca Avrupa bütünleşmesinin yavaşlayan seyrini hızlandırmak, yeni gelişmeleri Topluluk seviyesinde yakalamak amacıyla imzalanmış ve yürürlüğe konmuştur.[18]

 

1.1.4. Maastrıcht Antlaşması

 

            Avrupa Birliği Hakkındaki Antlaşma (ABA), 7 Şubat 1992 tarihinde Maastricht’de imzalanmış ve Kasım 1993’de yürürlüğe girmiştir. Antlaşma ile taraflar arasında birlik olarak tanımlanan “Avrupa Birliği”nin (AB) kurulduğu ilan edilmiş bu birliğin ekonomik, siyasal ve parasal yeni bir birliğin ilk adımını oluşturduğu ifade edilmiştir. AB, mevcut bulunan üç Topluluk üzerine kurulan bir yapıdır. Bu yapı, yanına adalet ve iç işlerinde işbirliği ile dış politika ve güvenlik alanını da almış ve üç sütun teorisi olarak adlandırılan sistem ortaya çıkmıştır. AB bu üç sütun üzerine oturmuştur. Birinci sütunda topluluklar, ikincisinde dış politika ve güvenlik, üçüncüsünde ise adalet ve iç güvenlik vardır.[19] ABA ile küresel alanda kendine özgü bir yapı oluşturmak amacıyla Toplulukların önceden üzerinde taşıdığı yoğun ekonomik kimlik aşılmış, bunun yerine ise ekonomik ve parasal birliğin sağlanması, ortak bir savunma politikası ile uluslararası alanda güç sahibi olma, birlik vatandaşlığı, adalet ve iç işlerinde yakın işbirliği ile Topluluk düzenlemelerinin tam uygulanması hedeflerine ulaşmak amaçlanmıştır.[20] Maastricht Antlaşmasında Avrupa Birliğinin tek bir kurumsal yapıya sahip olduğu ve AT’nin temel kurumları olan Avrupa Parlamentosu, Bakanlar Konseyi, Komisyon ve Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’nın (ATAD) kurumsal çerçeveyi oluşturduğu ifade edilmiştir. Ancak tam olarak AB Kurumu niteliğine, yalnızca hükümet ve devlet başkanlarını bir araya getiren Avrupa Birliği Konseyinin sahip olduğu, yukarıda sayılan çerçeveyi oluşturduğu söylenen kurumların ise varlıklarını Topluluk Kurumu olarak devam ettirdikleri görülmektedir. Topluluğun aksine birliğin hukuki kimliği yoktur. Buna ek olarak Avrupa Birliğinin, Topluluk gibi bir bütçesi bulunmamaktadır. Ortak dış güvenlik politikası ve adalet ve içişleri alanında işbirliği ile ilgili harcamalar üye devletlerce Topluluğun çeşitli kaynaklarından sağlanmaktadır.[21]

 

 

1.1.5.1 Amsterdam Antlaşması

 

            Avrupa Birliğinin entegrasyonunu ilgilendiren birçok konuda yeni kararların alındığı Amsterdam Antlaşması 2 Ekim 1997 tarihinde imzalanmış ve 01 Mayıs 1999’da yürürlüğe girmiştir. Antlaşma ile istihdamın arttırılması, AB yurttaşlık haklarının birliğin merkezine yerleştirilmesi, hareket serbestisi ile ilgili kısıtların tamamen kaldırılması, Avrupa’nın uluslararası alanda güçlü bir duruma gelmesi ve Birliğin kurumlarını güçlendirme amaçlanmıştır.[22] Antlaşma ile 3. sütun olan adalet ve içişlerinde işbirliği alanında üye devletler arasında güçlendirilmiş işbirliği kabul edilerek bu alanın büyük kısmı Topluluğun alanına dahil edilerek Topluluk aşamasında ortak olarak düzenlenmesi (göç ve iltica konularının) üye devletler tarafından kabul edilmiştir. Schengen Antlaşması, Amsterdam Antlaşması ile Topluluk müktesebatına aktarılmış, yasama usulündeki işlemler basitleştirilmiştir.[23]

 

 

1.1.6. Nıce Antlaşması

 

Nice antlaşması 26 Şubat 2001’de üye devletler tarafından imzalanmıştır. Haziran 2001’e kadar yapılan referandumlar sonucunda İrlanda haricindeki üyeler antlaşmayı onaylayarak yürürlüğe girmesini sağlamışlardır. İrlanda’da yapılan halk oylamasında %54 oranında hayır oyu çıkmıştır. İrlanda Ekim 2002’de ikinci bir oylama yapmış bu oylamada ise antlaşmanın onaylanması %63’lük bir oranla kabul edilmiştir. Nice antlaşmasının temel gerekçesi,  AB kurumlarında, Topluluğun üye sayısını arttırmak için hazır hale getirecek düzenlemelerin yapılmasını sağlamaktır.[24] Antlaşma ile Komisyonun bileşimi yeniden düzenlenmiş ve Komisyon başkanının yetkileri arttırılmış, nitelikli çoğunluk karar alma sürecine dahil edilmiş, parlamentonun işlevleri arttırılarak ATAD’ın ve ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkileri yeniden tanımlanmış, statülerinde değişiklikler yapılmıştır.[25]          Nice antlaşması 1 Şubat 2003’de yürürlüğe girmiştir. Antlaşma ile genişleme sonrası AB kurumlarının yeni şekli belirlenmiştir.[26]

 

            İkinci Dünya Savaşından sonra Almanya’yı kontrol etmek ve aynı zamanda barış zemini içinde tutabilmek için kurgulanan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, üzerine kurulduğu sahanın dışına öncelikle ekonomik kaygılar sonucu AKÇT’nin başarısından da kuvvet alarak çıkmış, ekonomik ve siyasal bütünleşmenin ilk adımını teşkil etmiştir. Bu süreç yukarıda belirttiğimiz antlaşmalarla Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunu, Avrupa Birliği haline getirmiştir. Birliğin bütünleşme yolculuğu devam etmektedir. Şimdiye kadar Avrupa’nın sosyal, kültürel ve ekonomik alanda ortaya koyduğu sonuçlar ise üye devletlere yeni düzenlemeler yapmak ve bütünleşmenin her alanda tam ve kesin olarak uygulanması için elverişli ortamı sağlamaktadır. Birliğin geleceğini ve hukuksal statüsünü ortaya koymak amacıyla hazırlanan ve üye devletlerin onayına sunulan AB Anayasa Antlaşması ise Fransa ve Hollanda’daki halk oylamalarında ortaya çıkan ret kararıyla bir süre için soğuma ve sakinleşme sürecini ortaya çıkarmıştır.

 

1.1.7 Lizbon Antlaşması

“AB’ne üye ülke sayısının son dönemdeki genişlemelerle neredeyse iki katına çıkması kurumsal yapının ve karar alma mekanizmalarının reforme edilmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu çerçevede AB Anayasal Antlaşma üzerinde mutabakata varmış, fakat bu antlaşmanın Fransa ve Hollanda’da yapılan referandumlarda reddedilmesi sonucu süreç akamete uğramıştır. Yaklaşık iki senelik bir değerlendirme sürecinin ardından Almanya Dönem Başkanlığı sırasında AB’nin kurumsal reform dosyası yeniden açılmış, Anayasal Antlaşmanın belirli bölümlerinin alınması suretiyle oluşturulan Lizbon Antlaşması isimli bir metin üzerinde siyasi mutabakat sağlanmıştır. Ardından Portekiz Dönem Başkanlığı Hükümetlerarası Konferans toplayarak üzerinde mutabakat sağlanan siyasi metni hukuki bir metin haline getirmiş ve Lizbon Antlaşması adını alan bu metin üzerinde AB liderleri 19 Ekim günü uzlaşmaya varmışlardır. Sözkonusu metin, 13 Aralık 2007 tarihinde AB Zirvesinde Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından imzalanmıştır. Antlaşma, 27 üye ülkede onay sürecinin tamamlanmasının ardından 1 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Lizbon Antlaşması’nın getirdiği birtakım kaydadeğer yenilikler aşağıda sunulmaktadır.

1. Lizbon Antlaşmasında daimi bir AB Konseyi Başkanı görevi ihdas edilmiştir. Bu kişi nitelikli çoğunluk yöntemiyle bir kereye mahsus yenilenebilen 2,5 yıllık bir süre için AB üyesi ülkeler tarafından seçilecektir.

2. Lizbon Antlaşmasıyla birlikte getirilen bir diğer önemli yenilik nitelikli çoğunluk oylama sisteminde değişikliktir. Yeni sistem nitelikli çoğunluğun sadece üye ülkelerin sayısı ve sahip oldukları ağırlıklı oya göre tanımlamamakta, ülkelerin nüfuslarını da hesaba katmaktadır.

3. Ayrıca, Lizbon Antlaşmasıyla Avrupa Parlamentosundaki (AP) üye sayısı 751 (750 üye + Başkan) ile sınırlandırılmaktadır. Ülkelerin AP’da temsil edileceği üye sayısı en az 6, en fazla 96 olabilecektir. Parlamento üyeleri beş yıl için seçilmekte ve AP, başkanını kendi üyeleri arasından seçmektedir.

4. Lizbon Antlaşması AB Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi için de bir düzenleme getirmektedir. AB Konseyi, nitelikli çoğunlukla, Komisyon Başkanı ile de anlaşarak, Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisini atayacaktır.

5. Lizbon Antlaşmasında yer alan bir diğer husus AB komiserlerinin sayısının azaltılmasıdır. Yeni sisteme göre Lizbon Antlaşmasının yürürlüğe girdiği tarih ile 31 Ekim 2014 arasında atanmış Komisyon, her üye ülkeden birer temsilciden oluşacaktır.

6. Son olarak, İnsan Hakları alanında ayrıntılı düzenlemeler getiren AB enstrümanı Temel Haklar Şartı, Lizbon Antlaşması’nda yapılan bir atıfla hukuki olarak bağlayıcı hale getirilmiştir.”[27]

 

1.1.7. Avrupa İçin Bir Anayasa Oluşturan Antlaşma

 

            Anayasa Antlaşması, Avrupa da siyasi bütünleşmenin sağlanması ve birçok antlaşmanın oluşturduğu karmaşık yapıyı ortadan kaldırmak için bir zorunluluk olarak görülmüştür. Anayasa Antlaşması taslağı geniş katılımlı bir kurultay tarafından 2001 yılı Mart ayında çalışmalara başlamış ve Anayasa Taslağının yazımını 27 Haziran 2003 tarihinde tamamlamıştır. Anayasa Antlaşması 29 Ekim 2004 tarihinde imzaya çıkarılmıştır[28].  Anayasa dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde genel ilkeler ve kurumsal yapı, ikinci bölümde temel hak ve özgürlükler, üçüncü bölümde Birliğin politikaları, dördüncü bölümde ise antlaşmanın kabul ve yürürlüğe girişi ile ilgili konular düzenlenmektedir. Anayasa Antlaşması Fransa ve Hollanda da halk tarafından veto edilmiştir, bu nedenle antlaşmanın geleceği Birlik açısından şimdilik belirsizliğini korumaktadır.

 

1.2. AVRUPA BİRLİĞİ HUKUKU

 

1.2.1. Avrupa Birliği Hukuku Kavramı

           

            Hukuk düzeni, farklı alanlardaki hukuk kurallarının boşluk bırakmayacak şekilde bir araya gelerek bir sistem oluşturmaları olarak tanımlanmaktadır. Avrupa Topluluğu antlaşmalarının da bu niteliğe sahip olduğu düşünüldüğünde bir topluluk hukuk düzeni ilkesi ortaya çıkmaktadır.[29] Avrupa Birliği’nde uygulanan hukuk genellikle üç Topluluk Antlaşmasının, kuruluş, işleyiş, üye ve üye olmayan devletler ile ilişkiler ve Topluluk içi politikalar üzerine kurulmuştur. Bu temeller üzerine kurulu olan hukuka da topluluk hukuku adı verilmektedir.[30] Topluluk hukukunu oluşturan Topluluk Antlaşmaları, kendilerini Topluluk Anayasası olarak tanımlamaktan özenle uzak durmuşlardır. Ancak anayasa kelimesi 40 yıllık Avrupa bütünleşmesi fenomeni dikkate alındığında akademik çevreler tarafından kullanılmaktadır. Hatta Alman Anayasa Mahkemesi, Topluluk Antlaşmalarını Topluluğun Anayasası gibi görmektedir.[31] Topluluk Antlaşmalarının düzenleme alanı itibariyle maddi anlamda anayasa özelliği taşıdığını düşünenler Topluluk Kurucu Antlaşmalarını anayasal belgeler olarak kabul etmektedir.[32] Avrupa Toplulukları Adalet Divanı (ATAD) ise AET antlaşmasını (AT antlaşmasını) Topluluğun anayasal belgesi olarak kabul etmektedir. Üç antlaşmadan sadece birinin ATAD kararı ile öne çıkması ise antlaşmanın öneminden kaynaklanmaktadır. Ancak bu önem diğer kurucu antlaşmaların da anayasal bir bütünün parçası olarak kabul edilmelerine bir engel teşkil etmemektedir. Ayrıca Topluluk Antlaşmalarının önceliğinin korunması amacıyla ATAD’a yetki verilmiştir. Bu yetkinin anlamı ise yapılan tasarrufların Kurucu Antlaşmalara uygunluğunu açılan davalar (iptal) yolu ile denetlemektir.[33]

 

            Anayasa hukuku açısından konuya bakıldığında ise devletin, kendisini oluşturan öğelerin yanında önemli bir özelliği de hukuki bir varlığa sahip olmasıdır. Tüzel kişilik, organlarının varlığını düzenleyen bir kurallar bütününün mevcut olması halinde hukuksal anlamda kişilik kazanmaktadır. Anayasa ise bu açıdan devlet denilen tüzel kişiliğin kurulmasını, işleyişini, iktidarın nasıl değişeceğini, bireylerin sahip oldukları hak ve özgürlükleri düzenleyen bir kurallar bütünü olarak karşımıza çıkan ve devlet tüzel kişiliğinin belirli kurallara tabi olduğunu tespit eden yazılı bir belgedir.[34] Avrupa Birliği hukuku olarak tanımlanan yapı temelde Topluluk Antlaşmaları olarak bilinen düzenleyici kurallar temel alınarak oluşturulmuş bir çerçevedir. Bu çerçevenin sınırı elbette ki üye devletlerin iradeleri sonucu çizilmiştir. Ancak sınır çizildikten sonra bu alan içindeki tasarruflarda üye devletler Topluluk Antlaşmalarına uygun hareket etmek zorunda kalmışlardır. Bu zorunluluk Topluluk Antlaşmaları çerçevesinde oluşturulan, Adalet Divanının yorumları ile devamlı gelişen bir çizgi izlemiştir. Esasen antlaşmalar sonucu tanımlanan bütünleşme sürecinin devam ettirilmesi ve başarıya ulaşması da Divanın yaptığı ya da yapacağı yorumlarla doğru orantılıdır. Topluluk Antlaşmalarının oluşturduğu hukuki yapı ve amaç göz önüne alındığında, kendi hukuksal sistemini oluşturmak ve kapsama alanı içine giren tasarruflar için uyulması gerekli üst normu ifade etmektedir. Dolayısıyla bu üç antlaşmaya, anayasal bir niteliğin, düzenlediği alan itibariyle yakıştırabileceği fikri güç kazanmaktadır. Bu yapı, kendi sorumluluk sahasında Topluluk Antlaşmaları, bunların yorumu ve uygulanması, amaca uygun hukuksal ilkeler ve Divan kararları ile kendine uyan bir hukuk düzenini de ortaya çıkarmıştır.

 

 

1.2.2. Topluluk Hukuk Düzeninin Temel İlkeleri

 

1.2.2.1 Topluluk Hukukunun Doğrudan Uygulanabilirliği ve Etki Doğurması

 

            Topluluk Hukuku ulusal hukuktan ayrı ve bağımsızdır. Bunun anlamı Topluluk Antlaşmaları ile tanımlanan yükümlülüklerin ve verilmiş hakların ulusal makamların müdahalesi ve etkisi olmaksızın uygulanabilmesidir. Topluluk hukukunun uygulanabileceği coğrafi alan antlaşmalarda tanımlanmıştır. Ancak Divanının da belirttiği gibi, mevcut sorun Topluluk ile bağlantılı ise Topluluk Hukuk’u kurallarının tanımlanan coğrafik sınırların dışında uygulanması da mümkündür.[35] Doğrudan uygulanma konusu Topluluk Hukuku ile üye devletler hukuku arasında kimi zaman bağımlılığı, kimi zaman da her iki hukuk düzeninin otonom yapısını ortaya çıkaran ilişkiyi belirtmektedir. Doğrudan uygulama, Topluluk Hukukunun uygulanması ve etki doğurması olarak tanımlanan iki kavramı da gündeme taşımaktadır. Doğrudan uygulanabilirlik,  Topluluk Hukuk kuralının üye devlet hukuk sistemine girmesi ve burada uygulanabilmesi için herhangi bir ulusal düzenlemeye ihtiyaç duyulmaması halini tanımlamaktadır. Doğrudan etki doğurmak ise ulusal hukuk içindeki Topluluk Hukuk kuralının, özel veya tüzel kişiler için haklar doğurması ve bunun ulusal yapı önünde ileri sürülebilmesi halidir.[36] Doğrudan uygulanabilirlik ve doğrudan etki kavramları Divan içtihatlarında tartışılmış, kurucu antlaşmalarda ( ATA md. 249, eski md.189) doğrudan uygulanabilirlikten bahsedilirken doğrudan etkiden söz edilmemiş olması bu iki kavramın farklılık gösterdiğinin ayrı bir kanıtı olarak sunulmuştur. Doğrudan uygulanabilirliğin iç hukukta ayrıca bir düzenleme gerektirmemesi nedeni ile Topluluk Tüzükleri için geçerli olduğu ifade edilmiştir. Bununla birlikte Divan genellikle bu iki kavramı eş anlamlı olarak kullanmaktadır.[37]

 

            Doğrudan etki prensibi ATAD tarafından Van Gend en Loos davasında geliştirilmiştir. Dava ile ilgili olaylar oldukça sıradan olmasına karşın davada verilen kararın sonuçları Topluluk Hukuku açısından çok önemlidir. Davanın konusu kısaca şu şekildedir. Van Gend en Loos Almanya’dan Hollanda’ya ureaformaldehyde ithalatı yapmıştır. Ancak ithalat işlemi gümrüğe tabi tutulmuştur. Bu uygulama üye devletler arasında malların serbest dolaşımı kurallarını ihlal etmektedir. Van Gend, Hollanda Hükümetinin aldığı gümrük vergisini kendisine geri ödemesini Hollanda Mahkemelerinde dava yolu ile talep etmiştir. Hollanda Mahkemesi ise davacının, Roma Antlaşmasının (AET) 25. maddesine[38] dayanıp dayanamayacağını ATAD’a ön karar yolu ile sormuştur. ATAD ise Topluluğun, üye devletlerin yararına egemenlik sahasını sınırlayan yeni bir hukuk düzeni kurduğunu, her ne kadar bu düzenin sınırlı bir alan için geçerli olduğu kabul edilse de, sağlanan hakların sadece üye devletler tarafından değil aynı zamanda üye devletlerin vatandaşlarınca da doğrudan kullanılabileceğini belirtmiştir. Böylelikle Topluluk Hukukunun tanıdığı haklar, üye devlet mahkemelerinde üye devlet vatandaşları tarafından ileri sürülebilecektir.[39] Bu konu ile ilgili temel kararlardan ikincisi olan Costa v. Enel davasında ise Divan Topluluk Hukukunun önceliğinin Topluluk Kurucu Antlaşmaları ile onaylandığını, bu nedenle bir tüzüğün bütün üye devletler için bağlayıcı ve doğrudan uygulanabilir olacağını belirterek, iç hukuk düzenlemelerinin, antlaşmalardan kaynaklanan bağımsız bir hukuk kuralının önüne geçemeyeceğini ancak bu kuralın hukuksal temeline zarar vermeyen çerçeve düzenlemeler yapabileceğini ifade etmiştir.[40] ATAD doğrudan etki konusundaki yorumlarını daha da ileri götürerek belirlenmiş bir tarihe kadar- ki bu tarih AT antlaşmaları ile teyit edilmiş bir geçiş sürecidir-  ayrımcı ulusal hükümlerin kaldırılmasını ya da değiştirilmesini pozitif bir yükümlülük olarak üye devletler için ihdas etmiştir(Cases 57/65, Lütticke ve 2/74 Reyners). Bütünleşme hızının korunmasını sağlayan bu karar Topluluk Antlaşmaları çerçevesinde yasal uyumu bir türlü sağlayamayan Topluluk Organlarının kapasitesizliği göz önüne alındığında çok büyük öneme sahip olmaktadır.

 

AT kurumları tarafından kabul edilen düzenlemeler arasında yönergeler özel bir problem sahasını oluşturmaktadır. Yönergeler kural olarak üye devletlere hitap etmekte, düzenleme şekli ve yolu ile ilgili seçenekleri ise ülkeye bırakmaktadır. Ancak üye devletlere yönerge konusunda tanınan bu serbestlik, ATAD tarafından yapılan yorum ile oldukça kısıtlanmıştır. Divan, Van Duyn davasında (Case 41/74), tüzüklerin uygulanmaması durumunda oluşan etki ile diğer düzenlemelerin uygulanmamasında oluşan etkinin benzer olduğunu belirtmiş ve Topluluk Antlaşmalarının açıkça ihlaline neden olan ulusal yargının da, yönergelerin doğrudan etki doğurması için sınırlandırılması gereğini belirtmiştir. Doğrudan etki prensibi ATAD tarafından inşa edilmiş bir prensiptir. Bu sayede Divan yorum birliğini sağlamaya çalışarak Topluluk Hukuk düzeninin işlevselliğini sağlamaya çalışmaktadır. Bu konuda ikinci amaç ise Topluluk Hukuku ihlallerine karşı bireysel düzeyde karşı koymayı sağlayarak doğrudan etki doktrini ile bütünleşme sürecinin dinamiklerini değiştirmektedir.[41] Bütün bu süreci yorumları ile inşa eden ve yönlendiren ATAD, bir hükmün doğrudan uygulanır olup olmadığını tespit ederken antlaşmanın ruhu, genel yapısı ve metnini yorum ilkeleri olarak kullanacağını belirtmiştir. Bir hükmün doğrudan etki doğurması için de açık, kesin, koşulsuz ve hukuki anlamda tam olması gerekliliği yine Divan tarafından ifade edilmiştir.[42]

 

            Doğrudan etki konusunda incelenecek diğer bir konu ise Avrupa Topluluğuna üye olmayan ülkelerle yapılan antlaşmaların doğrudan etkiye sahip olup olmadığıdır? AT antlaşmasının 300. maddesi Topluluğun uluslar arası örgütler ya da üye olmayan ülkelerle yapacağı antlaşmalarda izleyeceği usulü belirtmektedir. Topluluğu bağlayan bu tür antlaşmalar, Topluluk Kurumlarının tasarruflarından hiyerarşi olarak önde gelmektedir. Bu nedenle Topluluk ikincil düzenlemeleri bu antlaşmalara uygun olarak yorumlanmalıdır. Van Gend en Loos davasında geliştirildiği biçimde doğrudan etkiye yönelik yorum şekli, uluslararası antlaşmada uygulanabilir mi? Demirel davası göz önüne alındığında ve ATAD’ın diğer içtihatlarına bakıldığında bunun cevabının evet olduğu görülmektedir. Avrupa Topluluğu ile üçüncü devlet arasında yapılan ortaklık antlaşmalarının hükümlerine Topluluğa üye devlet mahkemeleri önünde müracaat edilebilmektedir. “Topluluk hukukunun katılım öncesi etkisi” olarak adlandırılan bu durum aday ülke vatandaşlarına farkında olmadıkları haklar sağlamaktadır. Ortaklık antlaşmalarının ulusal hukuk düzenlerine etkisi ise aday ülkelerin bu durumu düzenleyen anayasadaki ilgili maddelerinin düzenlenme şekline göre farklılık arz etmektedir.[43]

 

Antlaşmaların uygulanmaya başlaması ile bütünleşme amacına ulaşmak için üye devletlerde mevcut hukuk düzenlerinin benzer hale getirilmesi mal, hizmet, kişi ve sermayenin serbest dolaşımı bakımından bir zorunluluk teşkil etmiştir. Bu alanda ortaya çıkan sorunların amaca uygun şekilde çözümü ise ATAD’ın, Topluluk Antlaşmaları ve ikincil düzenlemelerinin üye devletler iç hukukunda öncelikli olarak uygulanmasını sağlayacak genişletilmiş yorumlarla ortaya koyduğu içtihatları ile sağlanmıştır. Doğrudan uygulanabilirlik ve etki, Topluluk Kurumlarının, politikacıların ve diğer prosedürün devreye girmeden sorunun daha kısa ve net yoldan çözümünü sağlamıştır. Bu içtihatlar ile oluşan hukuksal anlayış ve düzen aynı zamanda üye devletler siyasal erklerinin yaptığı antlaşmalarda da etkili olmuştur ve olmaya devam edecektir.

 

1.2.2.2. Topluluk Hukukunun Üstünlüğü

 

            Tarih Avrupa Toplulukları Adalet Divanının kullandığı tekniklerin tek ve eşsiz olmadığını söylemektedir. 19. yüzyılın başında Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesinin eyalet hukuk sistemlerini kontroldeki başarısı ile Topluluk Hukukun üstünlüğü doktrininin ATAD tarafından geliştirilmesi arasında benzerlikler bulunduğu görülmektedir. ABD Yüksek Mahkemesi yetkisini ve hakemliğini kabul etmeyen federe devletler ile ABD Yüksek Mahkemesi arasındaki tartışma, Topluluk düzenlemelerini belirli hallerde reddeden Alman Anayasa Mahkemesinin bugünkü durumu arasında yaşanan yetki çatışması arasında benzerlikler vardır. Her iki sistemde de ABD Yüksek Mahkemesi ve ATAD, eyalet veya üye devlet egemenliğine karşı güçlendirilmiş merkezi değerleri desteklemişlerdir.

 

ABD Anayasasının geçerliliği federe devletlerin rızasına dayandığı için federal hükümet, eyaletlerin bağlayıcı sınırlamalarına tabi olmuştur. Martin v.  Hunter’s Lessee (14 US (1 Wheat)  304 (1816)) davasında yargıç Story (Virginia Mhk.) her federe devletin kendi anayasasından kaynaklanan durumlardan dolayı belki de hiçbir zaman Birleşik Devletlerde tam bir birlik ve uyum olamayacağını iki eyalette bile bu farklılığın her zaman olacağını belirterek federal devlet mahkemelerinin yargı  yetkisinin üstünlüğünden yana karar vermiştir. Aynı düşünce türü 150 yıl sonra Costa v. Enel davasında tekrar canlanmıştır. Her iki mahkemede yeni bir hukuk değeri kurmak fikri ile motive olmuşlardır. ABD Yüksek Mahkemesi federal bir anayasaya, Adalet Divanı ise çok taraflı bir antlaşmaya dayanmaktadır,  öyle ki bu anayasa ve antlaşmalar kendi hukuk düzenlerinin üzerinde bir hukuki varlıktan hoşlanmayan, egemenlik haklarını yitirmek istemeyen ve ancak ulusal hukuk tarafından izin verildiğinde sorunun çözümüne ortak olacak yeni bir hukuk düzenini kabul eden taraflarca imzalanmışlardır. Bütün bunlara rağmen kuruluşundan itibaren geçen on yıl içinde Divan, Topluluk Hukukunun üstünlüğü ilkesini genişletmiş ve statüsü ne olursa olsun Topluluk hükümlerinin doğrudan etkisini ulusal hukuk sistemlerine kabul ettirmiştir. ABD’de Virginia örneğinde olduğu gibi Adalet Divanı da Alman Anayasa Mahkemesi ile arasında çıkan anlaşmazlıkta Topluluk Hukukunun üstünlüğü konusunda hiçbir esneklik göstermemiştir.[44] Costa v. Enel davası ile ortaya çıkan Avrupa hukukunun üstünlüğü prensibine karşı son engel ise Fransız Danıştay’ının 1989’da üstünlük prensibine uyma kararı ile ortadan kalkmıştır. Avrupa hukukunun dikkate alınmadığı birkaç örnek karara rağmen, ATAD tarafından belirtildiği gibi Avrupa Hukukunun olduğu her yerde Avrupa Hukuku kuralları ulusal hükümetler tarafından öncelikle dikkate alınacak ve bu kurallara aykırı durumlar tespit edilerek düzeltilecektir. Ulusal hükümetler Topluluk Hukuk kuralları ile çatışmaktan uzak durarak ve kuralların yetkisini genişletecek şekilde politikalarına yön vereceklerdir.[45]

 

            Ulusal yargıçlar iç hukuk ile Topluluk Hukuk normları arasında uyuşmazlık olduğunda Topluluk Hukukunun etkinliğini sağlamak için üstünlük prensiplerini uygulayabilecek kapasitede olmalıdırlar. Ancak bu durum ulusal kanunlara bağlı olan ve Topluluk Hukukunun doğru bir şekilde uygulanması için gerekli usulü sağlamayan iç hukuk sistemi içinde her zaman kolay olmamaktadır. Simmenthal (Case 106/77) davasında ATAD, ulusal anayasaların niteliğine bakılmaksızın ulusal hukuk kurallarının Topluluk Hukukunun uygulanmasına engel olamayacağını açık bir şekilde belirterek, kendi yargısal sınırları içinde Topluluk Hukukunu uygulamakla görevli olan bir ulusal mahkemenin, Topluluk Hukuku hükmünü kendi anayasal kuralları ve iç hukuk hükümleri ile çatışsa dahi uygulamak ve etkisini tanımak zorunda olduğunu ifade etmiştir. Factortame (Case C–213/89) davasında Divan ulusal yargıcın iç hukuk kuralları kendisini engellese dahi Topluluk Hukuk kurallarını uygulamaya zorunlu olduğuna hükmetmiştir.[46] ATAD verdiği bu kararlardan sonra, her ulusal yargıcın Topluluk Kuralından önce veya sonra olmasına bakılmaksızın iç hukuk hükümlerini uygulamayarak Topluluk Kurallarını uygulamak ve bunların kişilere tanıdığı hakları korumakla yükümlü olduğunu belirterek ulusal yargıçların uygulaması gereken hukuk kaynağını da işaret etmektedir.[47]

 

            Topluluk hukukunun üstünlüğü prensibi, üye devlet hukukunun üstünde egemenlik tanımına ve yetkisine üstün bir alan yaratmakta ise de üye devlet hukuk sistemi içinde Topluluk Hukuk sisteminin etkili olması, üye devlet hukuk sistemine bağlı bir konudur. Üye devlet hukuk sistemi, Topluluk Hukuk kuralının Topluluk Hukuk sistemi içinde doğrudan etkiye sahip olması durumunda iç hukukta da doğrudan etkili olmasına müsaade edecektir. Topluluk Hukukunun etkili olması iç hukuk tarafından sağlanmıştır. Bu durumda üye devletlerin egemenlik hakları da dokunulmamış olarak kalacaktır. Almanya gibi bazı ülkeler Topluluk Hukukunun üstünlüğü ilkesini anayasalarının belirli maddelerinin üzerinde tanımışlardır. Diğer ülkelerinde (Danimarka, İngiltere) bu üstünlüğü Anayasanın bütünü üzerinde tanıdıkları şüphelidir. Alman Anayasa Mahkemesi, AB gibi bir yapıda egemenlik yetkilerini birliğin kullanabilmesini egemen kalan üye devletlerin yetkilendirmesine dayandırmaktadır. AB bu nedenle “gouvernemental” olarak tanımlanmaktadır. Birlik Kurumları ya da organları Birlik Antlaşmasını Alman Onay Kanununa esas olan antlaşmayı aşacak şekilde genişletmek ya da yorumlamak isterlerse bunun sonucunda ortaya çıkacak düzenlemeler Alman egemenlik alanı için bağlayıcı olmayacaktır. Alman Kurumları ve Organları da bu düzenlemeleri iç hukukta uygulamayacaklardır. Bu sebeple Alman Anayasa Mahkemesi, Topluluk Organlarının düzenlemelerini onlara tanınan egemenlik alanı içinde kalıp kalmadıklarını denetler. Almanya böylelikle kendi hukukuna uygun olarak egemen devlet niteliğini ve diğer devletler ile egemen eşitliğe dayalı statüsünü korumaktadır.[48] Fransa ve İtalya içinde üstünlük konusu şüphelidir. ATAD’a karşı üye devletlerin cevabı belirli hallerde üstünlüğe evet ama diğer konularda hayır şeklinde nitelikli bir kabuldür[49]. Topluluk Hukuk sisteminin üstünlüğü ilkesi ile ilgili bu tür çıkışlar olsa da genelde kabul gören Topluluk Antlaşmalarının yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar nitelikte olduğu üye devletlerdeki tüm kurumların Topluluk Hukukuna uygun davranmak zorunda oldukları ve Topluluk Hukukunun milli hukuk için bir alternatif değil onun üstünde[50] bir yapı teşkil ettiğidir. ATAD’ın bu prensipteki genel gerekçesi de Topluluk Antlaşmalarının ruhu ve hedefleridir. Üye devletler bağımsız iradeleri ile bu antlaşmayı imzalarken, kurulan hukuka saygı göstereceklerini de vaat etmişlerdir. Antlaşma ile ortaya çıkan kurumların tasarrufları üye devletlerin kararları karşısında öncelik taşımazsa Topluluğun devamı da imkânsız hale gelecektir. Bu sebeple uygulamada sağlanacak birlik çok önemlidir. ATAD tek başına uygulamada birliği sağlayacak bir yetkiye sahip değildir. Birlik amacı ancak Topluluk Hukukunun üstünlüğü prensibi ile gerçekleştirebilir[51].

 

1.2.2.3. Topluluk Hukukunun Birliği

 

Topluluk Hukukunun birliği kavramı, Topluluk Antlaşmalarının ve bunlardan türeyen kuralların birbirlerinden ayrı ve bağımsız olarak düşünülemeyeceğini tanımlamaktadır. Yukarıda açıklanan durum öncelikle Kurucu Antlaşmalar (AKÇT, AET ve AAET) için geçerlidir. Topluluğun hedefi olan bütünleşme bu antlaşmaların aynı şekilde yorumu ve uygulanması ile gerçekleştirilebilir[52]. ATAD’da değişik kararlarında kurucu antlaşmalardaki düzenlemelerin yorum ve uygulamasının üye devletlerle aynı şekilde olması gerekliliğini ifade etmiştir. Topluluk antlaşmaları çerçevesinde üye devletler eşit yükümlülüklere sahiptirler ve bunlardan kaçınamazlar[53].

 

1.2.2.4. Topluluk Hukukunun Özerkliği

 

            AT hukuk düzeni Topluluk Antlaşmalarından kaynaklanan belirli alanlarda egemenlik yetkisini kullanmayı sağlayan bir hukuk düzenidir. Topluluğun egemenliği türetilmiş bir egemenlik olmaktan ziyade Topluluk Antlaşmaları ve düzenleyici işlemler sonucu oluşan “ilksel” bir egemenliktir[54]. Topluluk tarafından bu yetkiye dayanılarak yapılan düzenlemeler üye devletlerce uygulanmak zorundadır[55]. Topluluk hukukunun bu şekilde üye devletlerde uygulanması ise bir süre sonra iç hukuk haline gelmesine yol açar. Bu süre içinde ATAD’ın yapacağı yorum tekel niteliğine sahip olduğu için uygulamada birliği sağlar[56]. Topluluk ile üye devletler arasında çıkan, yetkilerin ayrışması ve üye devletin Topluluğa devrettiği yetkiler kapsamında Topluluk Hukuku mutlak bir güce sahiptir. Bu mutlaklık ise özerklik doktrinini oluşturmaktadır. Özerklik doktrini üstünlük ve doğrudan etkililik prensiplerine de öncülük etmiştir[57]. AT Hukukunun üçüncü ülkeler ile yaptığı antlaşmalarda da Topluluğun kullandığı egemenlik ön plana çıkmaktadır. Topluluk bu gücü sayesinde üçüncü ülkeler ya da uluslararası kuruluşlarla Topluluğu ve üye devletleri bağlayan antlaşmalar yapabilir[58].

 



[1]Edward SAID:Orientalism, (Harmondsworth: Penguin 1995)’den naklen Sionaidh Douglas SCOTT: Constitutional Law of The European Union , Pearson Education, Harlow , England, 2002, s.3,4

[2]Sionaidh Douglas SCOTT:a.g.e., s.3,4

[3]Stephen WEATHERİLL, Paul BEAUMONT. European Union Law, Third Edition, Penguin Books, London, 1999, s.1

[4]Enver BOZKURT, Mehmet ÖZCAN, Arif KÖKTAŞ: Avrupa Birliği Hukuku, 3. Baskı, Asil Yayın Dağıtım, Ankara, 2006, s.3

[5]Rıdvan KARLUK: Avrupa Birliği ve Türkiye, 9. Baskı, Beta İstanbul, 2007, s.1,2

[6]Enver BOZKURT, Mehmet ÖZCAN, Arif KÖKTAŞ: a.g.e., s.4

[7]John FAİRHUST, Christopher VİNCENZİ: Law of The European Community, Fourth Edition, Longman, Great Britain, 2003, s.3,4

[8]Stephen WEATHERİLL, Paul BEAUMONT: a.g.e., s.2

[9]Mette EİLSTRUP-SANGİOVANNİ, Daniel VERDİER: “European Integration as Solution  to War”, European Journal of Relations Vol(11)(1), 2005, s.102

[10]Trevor C. HARTLEY: European Union Law in a Global Context, Text, Cases and Materials, Cambridge, UK, 2004, s.11

[11]Stephen WEATHERİLL, Paul BEAUMONT: a.g.e.,s.3

[12]Elspeth DEARDS, Sylvia HARDGREAVES: European Union Law, Oxford , Great Britain, 2004, s.10

[13]Nicholas MOUSSİS: Avrupa Birliği Politikaları Giriş Rehberi, Mega Pres, İstanbul, 2004, s.26

[14]Enver BOZKURT, Mehmet ÖZCAN, Arif KÖKTAŞ: a.g.e., s.18

[15]Ünal TEKİNALP: “ Avrupanın Bütünleşme Sürecinde Aşamalar”, Avrupa Birliği Hukuku, Edit:Gülören TEKİNALP, Ünal TEKİNALP, 2. Baskı, Beta, İstanbul, 2000, s.8

[16]John FAİRHUST, Christopher VİNCENZİ: a.g.e., s.6,7

[17]Stephen WEATHERİLL, Paul BEAUMONT: a.g.e., s.9

[18]Enver BOZKURT, Mehmet ÖZCAN, Arif KÖKTAŞ: a.g.e., s.25,26

[19]Ünal TEKİNALP: a.g.m., s.15,16

[20]Nicholas MOUSSİS: a.g.e., s.28

[21]Rıdvan KARLUK: a.g.e., s.83,84

[22]Enver BOZKURT, Mehmet ÖZCAN, Arif KÖKTAŞ: a.g.e., s.40,41

[23]A.Füsun ARSAVA: “Amsterdam Antlaşmasının Avrupa Birliği Hukukuna Katkıları (Makaleler Derlemesi)”, AÜSBF Yay. No:589, Ankara, 2000, s.6,7

[24]John FAİRHUST, Christopher VİNCENZİ: a.g.e., s.24

[25]Nicholas MOUSSİS: a.g.e., s.32

[26]Enver BOZKURT, Mehmet ÖZCAN, Arif KÖKTAŞ: a.g.e., s.43

[27] http://www.mfa.gov.tr/lizbon-antlasmasi.tr.mfa

[28]Enver BOZKURT, Mehmet ÖZCAN, Arif KÖKTAŞ: a.g.e., s.55-57

[29]Ali Ülkü AZRAK: Avrupa Topluluklarında İdari Yargının Genel Esasları, İÜSBF, İstanbul, 1988, s.30

[30]Ünal TEKİNALP: “ Topluluk Hukuku Kaynakları ve Özellikleri”, Avrupa Birliği Hukuku, Edit:Gülören TEKİNALP, Ünal TEKİNALP, 2. Baskı, Beta, İstanbul, 2000, s.66

[31]Mario Luisa FERNANDES ESTABAN: The Rule of Law in the European Constitution, Kluver Law International, London, UK, 1999, s.7,8

[32]Bertil Emrah ODER: Avrupa Birliğinde Anayasa ve Anayasacılık, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 2004, s.125

[33]A.Füsun ARSAVA: Kurucu Antlaşmalar ve Antlaşmaların Anayasa Hukuku Karakteri, Prof.Dr. Cemal MIHÇIOĞLUNA Armağan, AÜSBF Dergisi, Cilt:52, Ocak-Aralık 1997, No:1-4, s.125

[34]Erdoğan TEZİÇ: Anayasa Hukuk, 8. Bası, Beta Basımevi, İstanbul, 2003, s.136

[35]P.S.R.F. MATHİJSEN: A Guide to European Union Law, Sweet & Maxwell, London, 2004, s.38

[36]Haluk GÜNUĞUR: Avrupa Birliği’nin Hukuk Düzeni, Avrupa Ekonomik Danışma Merkezi Yayını Bilim Serisi -3, Ankara, 2007, s.43

[37]Bertil Emrah ODER: “Topluluk Hukukunun Temel Doktrinleri ve Uygulanması”, Avrupa Birliği Hukuku, Edit: Gülören TEKİNALP, Ünal TEKİNALP, 2. Baskı, Beta, İstanbul, 2000, s.121

 

[38]ATA Md.25 ” Üye devletler arasında ithalat ve ihracatta gümrük vergileri ve eş etkili vergiler yasaktır. Bu yasak mali nitelikli vergilere de uygulanır.”

[39]John FAİRHUST, Christopher VİNCENZİ: a.g.e., s.187

[40]Alfred E. KELLERMANN: “AB’ne Entegrasyon Sürecinin Anayasal Boyutları”, Avrupa Birliğine Katılımın Yeni Üye Devletlerin ve Aday Devletlerin Ulusal Hukuk Düzenlerine Etkisi Konulu Seminer, 11-12 Aralık 2004, Ankara, s.9

[41]Renaud DE HOUSSE: The European Court of Justice The Politics of Judicial İntegration, St. Martin Pres, New York, 1998, s.40,41

[42]Ayşe Işıl KARAKAŞ: Avrupa Topluluğu Hukuk Düzeni ve Ulus Devlet Egemenliği, Der Yayınları, İstanbul, 1993, s.113

[43]Alfred E. KELLERMANN: a.g.m., s.8-12

[44]Sionaidh Douglas SCOTT: a.g.e., s.257-258

[45]Karen J. ALTER: Establishing the Supremacy of European Law, Oxford University Pres, New York, USA, 2001, s.27

[46]Renaud DE HOUSSE: a.g.e., s.44-45

[47]Ayşe Işıl KARAKAŞ: a.g.e., s.99

[48]A.Füsun ARSAVA: Nice Antlaşmasından Sonra AB’nin Geleceği, ATAUM No:18, Ankara, 2003, s.43

[49]Trevor C. HARTLEY: European Union Law in a Global Context, Text, Cases and Materials a.g.e., s.164-165

[50]Attila ÖZER: Anayasa Hukuku Genel İlkeler, 2. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, 2005, s.66

[51]Enver BOZKURT, Mehmet ÖZCAN, Arif KÖKTAŞ: a.g.e., s.179

[52]Bertil Emrah ODER: a.g.m., s.119

[53]Enver BOZKURT, Mehmet ÖZCAN, Arif KÖKTAŞ: a.g.e., s.171

[54]A. Ülkü AZRAK: a.g.e., s.38

[55]Enver BOZKURT, Mehmet ÖZCAN, Arif KÖKTAŞ: a.g.e., s.172

[56]Ayşe Işıl KARAKAŞ: a.g.e., s.31

[57]Bertil Emrah ODER: a.g.m., s.120

[58]A.Ülkü AZRAK: a.g.e., s.39

433 kez okundu
31.12.2017

Yorumlar