ATATÜRK VE ANTROPOLOJİ*-Mustafa GÜNEŞ

ATATÜRK VE ANTROPOLOJİ*

Mustafa Güneş

 

                      Mustafa Kemal Atatürk; 19.yüzyılda hayata gelmiş, 20.yüzyılın ilk yarısı içinde yaşamış ama öğretileri, ilke ve devrimleri, kendisinin peşinden gelen ve onu seven halkı tarafından 21. yüzyıla taşınmıştır. Çağdaşlarına baktığımızda hepsi kendi toplumu tarafından reddedilmiş ve 21. yüzyıla ne adı ne de öğretileri taşınamamıştır. Yani çağdaşları arasında 21. yüzyıla taşınan tek lider Atatürk’tür.

                      Atatürk’ü nesilden nesile aktaran, çağdan çağa taşıyan husus sahip olduğu özelliklerdir. Bu özelikler, O’nu halkının ulu önderi, Ata’sı, lideri, başöğretmeni, başkomutanı ve hatta babası yapmıştır. Ancak basitçe sıraladığımız bu tanımlamaların altında büyük bir entelektüel birikim görüyoruz. Entelektüel birikimi okuduğu 3997 kitap ve hayata dair yaşadıkları ile oluşmuştur. Kitap okumak derken “kitap okumak”tan bahsediyorum. “Kitap okumak” ile “kitap okumak” arasında fark vardır. Birisinde okunur geçilir,  diğerinde içerik bütünüyle analiz edilir ve hayata geçirilir. İşte Atatürk için “kitap okumak” analiz etmek, hayata geçirmektir. Atatürk, her okuduğu kitapta dikkatini çeken cümlelerin altına özel işaretler koymuştur. Bu işaretler; “xx”: Önemli.“xxx”: Çok önemli.“müh.”: Mühim.“ç. müh.”: Çok mühim.“D.”: Dikkat.“?”: Belirtilen fikri kabul etmiyor, ya da şüpheli görüyor. Cümlelerin altını bazen kırmızı, bazen da mavi kalemle çizmiştir.[1]

                      Entelektüel açıdan Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını iki evreye ayırabiliriz. İlki 1919 öncesi, diğeri ise sonrasıdır. Mustafa Kemal Atatürk 1919 öncesi Osmanlı Devleti’nin değerli bir subayı ancak 1919 sonrasında bir siyaset adamı[2] bir devrimci olarak tarih sahnesinde yerini almıştır. Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanması vatan topraklarına bağımsızlığı yeniden getirmiştir. Fakat esas mücadele, toplumsal dönüşümün gerçekleştirilme safhasıdır. Bu bağlamda Mustafa Kemal Atatürk her alanda ardı arakasına devrimler gerçekleştirmiştir.

                      Türkiye, çağdaş bilim ve eğitimi, devrimlerin etkisi ve itici gücüyle beraber 30’lu yıllarda 20. yüzyılda yakalayabilmiştir. Bu süreç antropoloji ile başlamış, dil, tarih, coğrafya, jeoloji, biyoloji gibi tüm bilim dallarını içine alarak devam etmiştir. Antropoloji kültür devrimini tetiklerken diğer taraftan ideolojik savaşta da belirli bir saf tutulmasını sağlamıştır. Dolikosefal Ari ırkı yücelten Nazi antropolojisi, brakisefal tezlerle çürütülmeye çalışılmıştır. Bu süreç aynı zamanda Batı’nın Türk insanına önyargı ile bakışının giderildiği dönem olmuştur. Yani Antropolojinin yanılgılarını gideren çözüm yolları yine antropoloji bilimi kullanılarak bulunmuştur[3].

                      Antropoloji, iki yunanca sözcükten, insan anlamına gelen “anthropos” ve söylem ya da bilim anlamına gelen “logos”tan oluşmuştur. Bilimsel disiplin bağlamında 16. yüzyılın ilk dönemlerinde Latince şekli olan “anthropologium” olarak kullanılmıştır. Daha sonra Orta Avrupa yazarları antropolojiyi “anatomi” ve “fizyonomi” anlamında kullanmaya başlamışlardır. Bu süreç sonunda da “fizik” ya da “biyolojik”  antropoloji            ortaya çıkmıştır. 17 yüzyılda, Antropoloji, teologlar tarafından kullanılmaya başlanmış ve uhrevi söylemlerinde insan-benzeri unsurlar teolojik antropoloji”nin alanını oluşturmuştur. 18.yüzyılın son çeyreğinde kültürel kimlik için Almancada “Anthropologie” sözcüğü kullanılırken “etnoloji” sözcüğü de benzer alanları içermiştir. Sonraki yüzyılda Avrupa ve Amerika’da fizik antropolojinin temelleri atılmış 20.yüzyıla gelinince yüzyılın ilk yarısında antropoloji analitik bir ayrışmayla dört ana eksende evrilmiştir. Bu ana dallar;

a.    Fizik Antropoloji (biyolojik antropoloji): insan biyolojisi biyolojik evrim, kalıtım, uyum ve varyasyon, primat morfolojisi ve insan evrimine ilişkin fosil kayıtlarını inceleyen bilim dalı.

b.    Arkeoloji: Fizik Antropolojinin elde ettiği bulgularla yapılan kazılarda ortaya çıkan mekanları eşleştirerek tarih öncesi toplumları inceleyen bilim dalı.

c.     Kültürel Antropoloji: Kültürel farklılıkları, kültürel evrenselleri, toplumsal yapı çözülmeleri ve sembolizmin yorumlarını inceleyen bilim dalı.

d.     Antropolojik Dilbilim: Farklı dillerin geçmişine yönelerek antropoloji ile ilişkisini inceleyen bilim dalı.

                      I. ve II. Dünya Savaşları’nın arasındaki dönemde Nazi Almanya’sının etkisiyle Germen antropolojisi Ari ırkın saflığına yönelmiş ve “ırk milliyetçiliği”nin gelişerek Orta Avrupa ile Balkanları kadar yayılmasına neden olmuştur. Latin antropolojisi ise “bilimsel” özerkliğini muhafaza etmiştir. Ancak Ari ırk kuramını sorgulayarak Ari ırkın yücelttiği dolikosefal teze karşı brakisefal tezini ortaya koymuştur. Ari ırk tezi, dolikosefallerden oluşan kuzey ırkların saflığını savunurken, Latin antropolojisinin tezi, brakisefallerin dışarıdan geldiği ve zamanla dolikosefallerle karıştığı ve fakat uygarlığı taşıyan taraf oldukları idi.

                      Türkiye’de de 1925’ten sonra geliştirilen antropolojinin ana çizgisi Latin antropolojisinin çizgisi olmuştur. Bu yolun seçilmesine etki eden hem arkeolojik bulgulardı hem de 1900 yılında Deniker’in Türklerin brakisefal olduğunu ortaya koyması olmuştur. Cumhuriyet Türkiyesi’nin dört elle antropolojiye sarılmasının bir nedeni de Türklerin sarı ırktan olduklarına dair bir tez idi. Bu öne sürülen sarı ırk tezi ancak fizik antropolojisinin bulguları ile çökertilebilirdi. Bu nedenledir ki antropoloji bilimi Türkiye’de en gelişen bilim dalı olmuş ve hatta Cumhuriyet ile birlikte gelişmiştir de denebilir.

                      Avrupa ders kitaplarında ırklar,  Urallar  ve Himalayalar’ın konumuna göre ifade ediliyordu. Tarih öncesinde Urallar’ın batısı beyaz ırk, doğusu sarı ırk, himalayalar’ın güneyi ise siyah ırk’ın bulunduğu coğrafya olarak tanımlanıyordu. Bu tanımlamaya göre Türkler sarı ırk olarak kabul ediliyordu. Bu durum Afet İnan tarafından Atatürk’e bir şekilde rahatsızlık duyularak ifade edilmiştir. Bütün bu gelişmeler Atatürk’ün ilgi alanının sosyolojiden antropolojiye dönüşmesine sebep olmuştur. Oysa ki sosyolojiye duyulan ilgi 1908 yılında ittihatçılarla başlamış ve sonunda Durkheim ülke sınırları içinde bilime damga vurmuştur. Öyle ki Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” adlı Milli Mücadele’yi gerçekleştirenlerin temel ideolojisini oluşturan eserlerden birisi Durkheim’ın sosyolojisinin etkisiyle hayata geçirilmişti. Ancak yukarıda bahsedilen sebeplerin yanı sıra 1929 Buhranı ve buhranın Avrupa’da yarattığı toplumsal çöküntüyle bir değişim yaşanmış ve sosyolojinin yerini antropoloji almıştır. Durkheim’ın yerini de Eugéne Pittard almıştır.

                      Eugéne Pittard, Türkiye ile yakın bir ilişki içinde olan ve 1911 yılından beri Anadolu topraklarında çalışmalarını sürdüren İsviçreli bir antropolog ve etnolog idi. Pittard, 1928’den 1938’e kadar Anadolu’da yaptığı çalışmalarda Atatürk’le birçok kez bir araya gelmiştir. Pittard bu karşılaşmalarda görüştüğü Atatürk’ün entelektüel yapısını, bilime bakışını ve bilime olan tutkusunu gözlemlemiştir. Bu gözlemini de yazmış olduğu bir makalede ifade etmiştir. Pittard Dil devrimiyle beraber Atatürk’e olan saygısı, Atatürk’ün gerçekleştirdiği toplumsal devrimlerle hayranlığa dönüşmüştür. Bu saygınlık ve hayranlığını artıran diğer bir etken de Atatürk’ün emri ile gerçekleştirilen “büyük antropolojik anket” olmuştur.

                      Atatürk, Türk insanının köklerini en iyi şekilde bilmek ve Avrupa’nın yaptığı “sarı ırk” tanımlamasının yanlış olduğunu ortaya koymak düşüncesiyle ırk sorununa da el atmıştır. Bu bağlamda en güvendiği kişilerden biri olan Afet İnan’a ilk önce 1932 yılında Türk Tarih Kongresi’nde bu konuyla ilgili tebliğ vermesini sağlayarak antropolojiye yönlendirmiş ve ardından Cenevre’de Pittard’ın yanında antropoloji alanında eğitim almasını sağlamıştır. Afet İnan’ın eğitimi sonunda vereceği tez kapsamında başlatılan anket antropoloji alanında Türkiye’yi en tanınır ülke konumuna sokarken Türk insanının o güne kadar herhangi bir fiziksel ölçümleri yapılmadığı için gerçek fiziki ölçümleri antropolojik değerler kapsamında ortaya koyulacaktı. Diğer taraftan tezin de içeriği olarak Türklerin dolikosefal mi, brakisefal mi oldukları ortaya konacak, böylece var olan uygarlığa etkisi belirlenecekti. Aynı zamanda Türk ırkının ilmi açıdan incelenmesini ve böylece Türklerin tarihsel olarak bir yere konmasını sağlayacaktı.

                      Büyük antropolojik anket 1937 yılının Temmuz, Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında gerçekleştirilmiştir. 64.000 kadın ve erkek üzerinde uygulanan anket için on ekip oluşturulmuş ve ülke on bölgeye ayrılmıştır. Bu bölgeler ve sayılar şöyledir:

                      Trakya bölgesi………………………………………………………………………………6.000 kişi

                      Bursa, Bilecek bölgesi……………………………………………………………………6.000 kişi

                      Çanakkale, Balıkesir, Manisa bölgesi                …………………………………..……….6.000 kişi

                      Ege bölgesi..               …………………………………………………………………………………6.000 kişi

                      Eskişehir, Afyon, Burdur, Kütahya, Isparta, Antalya bölgesi………….6.000 kişi

                      Orta Anadolu bölgesi………….………….………….………….………….………….8.000 kişi

                      Garbi Karadeniz bölgesi………….………….………….………….………….……..6.000 kişi

                      Cenup bölgesi…………………….………….………….………….………….………….6.000 kişi

                      Birinci Şark bölgesi……….…….………….………….………….………….…………7.000 kişi

                      İkinci Şark bölgesi……….…….…..……….………….………….………….…………7.000 kişi

                     

                      Anketi gerçekleştirenler askeri ve sivil doktorlar, sıhhiye memurları ve az da olsa beden eğitimi öğretmenlerinden seçilmiştir. Seçilenler öncelikle ankete hazırlık olması amacıyla Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Profesörü Şevket Aziz Kansu tarafından eğitime alınmışlardır.

                      64.000 kişinin değerlendirildiği ankette 4.000 veri kusurlu olarak belirlenmiş ve 59.728 veri değerlendirmeye alınmıştır. Bu verilerde 27 antropometrik vasıf saptamıştır. Oysa ki O güne kadar Türkiye’de yapılan antropolojik çalışmalarda yabancı bilim insanları ayrıntıya girmeyerek sınırlı ölçümler yapmışlar, bunlar da sadece boy ve baş karinesi olmuştur. Anketle elde edilen vasıflar; kadın ve erkeklerde ayrı ayrı, boy, skelik karinesi (gövdeye göre bacak uzunluğu), kulaç, ağırlık, baş karinesi, alın genişliği, baş irtifaı-uzunluk karinesi, yüz vasıfları, burun ölçüsü ve burun karinesi, göz şekli, burun profili, kafanın arka kısmı profili, cilt rengi, göz rengi ve saç rengi gibi dökümlerdir. Böylece ülke içinde Türk, Kürt, Rum, Ermeni gibi hiçbir ayrım yapılmaksızın Türkiye Türkleri’nin antropolojik yapısı ortaya çıkarılmıştır. Saptanan bu vasıflar diğer ırklarla karşılaştırılmış, çıkarılan sonuçlar tarih öncesi alana tatbik edilerek Türklerin tarihten önceki varlığı hakkında tezler ileri sürülmüştür.

                      Anket sonucunda; Türklerin beyaz ırkın Alpin kolundan oldukları ve Anadolu’da yaşamış insanların vasıfları neolotik-kalkolitik-Eti devrinden beri aşağı yukarı aynı olduğu esasına varılmıştır.  Nitekim Kansu tarafından yapılan incelemelerde de baş karinesi olarak Selçuklular ile Osmanlılar’ın da aynı oldukları tespit edilmişti. Varılan nihai noktada şöyle denilebilirdi; bu topraklarda yaşayanlar bu insanların torunlarıydı. Elde edilen verilerin de tarih öncesi alanına uygulanmasıyla, eski Orta Asya Alpinlerinin yüksek kültürü, Alpinlerin Ön Asya ile Avrupa’ya yaptıkları göçler, oralarda yaydıkları demir kültürü vurgulanmıştır. Böylece uygarlığı simgeleyen bu kültürün Ön Asya’daki merkezinin Anadolu olduğu ve Avrupa’nın uygarlaşmasındaki Anadolu’nun etkisinin büyük olduğu sonucuna varılmıştır.

                      Sonuç olarak; Cumhuriyet ile başlayan değişim, çağdaşlaşma ve kalkınma hedeflerine ulaşmak üzere gerçekleştirilen kültürel bir devrim idi. Bu bağlamda yapılan bütün bu antropolojik çalışmaların “ırkçılık” veya “ırk milliyetçiliği” açısından gerçekleştirilmediği rahatlıkla söylenebilir. Cumhuriyetin gündeminde olan “ırkçılık” değil, “kültür davası”dır. Batı’nın bilgisizlik ya da etnik önyargılar nedeniyle Türk tarihini gerçek haliyle ortaya koymadıkları gibi Türkleri, ait olmadıkları ırka dahil göstermişlerdir.  Fakat yapılan anket gerçeğin çok farklı olduğunu göstermiştir.

                       Bilime gerekli değeri veren Atatürk, eğer bu büyük antropolojik anket için gerekli direktifi vermemiş olsa ve desteklememiş olsaydı, Türk insanı ile ilgili bu kadar ayrıntılı ve gerekli bilgilere daha uzun bir süre ulaşılamayacaktı. Eugéne Pittard, Atatürk’ün antropolojiye katkısının O’nda bulunan bilim tutkusunun sınırsız olduğunu ifade etmiştir. Bu sınırsız tutkunun daha sonra Atatürk’ün dil, tarih çalışmalarında da etkili olduğu görülmüştür.

                      Son söz olarak, Eugéne Pittard’ın Atatürk hakkında söylediği birçok övgü dolu sözlerden sonra kendisine sorduğu soruya yer verelim: “Dünya’da Atatürk benzeri, geniş siyasal görüşünün yanı sıra bilime bu derece tutkuyla yaklaşan, aynı oranda dinamik bir başka devlet adamı var mıydı?”

·         Prof.Dr.Zafer Toprak’ın Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji adlı kitap kaynak olarak kullanılmıştır.     

 

 

 

[1] Sadi Borak, Atatürk’ün okuduğu kitaplar ve kitaplığı, Atatürk Araştırma Merkezi.

[2] Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap, 2012, s.12-13.

[3] (Toprak, 2012),s.13.

446 kez okundu
31.12.2017

Yorumlar