"BENİM MİNİK HARBİYELİ MÜHENDİSİM,"-ASABİ ADAM
BENİM MİNİK HARBİYELİ MÜHENDİSİM,
 
YÖK tarafından tanınan ve eşdeğer kabul edilen KHO diplomalarının, bir meslek kuruluşu olan Mimarlar Mühendisler Odası (MMO) tarafından “Makine Mühendisliğine Eşdeğerliği”nin iptaline ilişkin hukuki mücadelesi KHO Makine bölümünden mezun olup da denklik alanların ya da almak isteyenlerin aleyhine sonuçlanmıştır. 
 
Bu, son derece önemli ve VAHİM bir gelişmedir.
 
Ben işletme bölümü mezunuyum. Aslında beni de en az bizim devrenin whatsApp grubunda; “diplomalarımız nanay olmuş” diyen çok sevgili kardeşim kadar ilgilendiriyormuş gibi gözükse de, bu olay “VAR OLANIN YOK SAYILMASI” gibi bir şeydir ve devamı da ileride gelecektir diye düşünüyorum.
 
Zira bu husus nazarında;
 
KHO’da verilen Makine Bölümü eğitimi mühendislik sayılmıyorsa nedir?
 
KHO eğitimi nedir?
 
Bu KHO eğitiminin akademik yönü nedir?
 
4566 sayılı kanun bu hususta ne demektedir?
 
KHO’nda eğitimi verilen diğer akademik branşların akıbeti nedir?
 
Bologna süreci denen kurallar bütünü bu hususla ilgili ne tür esaslara sahiptir?
 
Bunların hepsini inceleyip KHO gibi diğer Harp Okulları’nda, kuruluşlarından beri okuyan ve mezun olan kişilerin akademik hakları konusunda bir inceleme yapmayan “cihet-i askeriye”, MMO gibi kendi mesleklerine halel geleceği ve kendi mesleklerine ilişkin prestij ve değer kaybı yaşayacakları endişesi ile başlatılmış hukuk süreçlerini maalesef takip etmemiş ve sonuç olarak KHO ve mezunları konuyla ilgili ciddi bir yara almıştır. 
 
Bu yara derinleşirse daha birçok dava ve emsal göstermeler gelecek ve sonrasında belki de üniversite mezuniyeti ile ilgili olarak maaşlarımıza esas olan birtakım haklarımız da elimizden gidecektir. 
 
Bunun olmayacağını kimse iddia edemez. Zira ben hukukçu olmasam da bu gibi garabet içerikli kararları takip edip hak ve menfaat elde etmek için envayi çeşit mecrada EMSAL gösterecek hukukçuların varlığını çok iyi biliyorum. Herhalde hukukçu olan devrelerimizin de konuyla ve muhtemel gelişmeler ile ilgili öngörüleri en az benim kadardır. Bu benim yaptığıma “hassas bir paranoya” da diyebilirsiniz ama göreceksiniz MMO’nun aldığı bu hukuki sonuç, MAKİNECİ olalım ya da olmayalım bir gün hepimizi muhtelif şekillerde etkileyecektir.
 
Bizim kurum kültürümüz hukuki mücadeleyi ve bu tür hak aramaları pek tasvip etmez. Hele bizim gibi askeri terbiye almış kitlelere, bu gibi durumlara karşı erken teşhis babından tedbir almalarını katiyen makul ve hatta mantıklı gösteremezsiniz. Ancak ortada bir gerçek var. Biz kendimizi savunmadıkça, mutlaka bize bu millet tarafından verilen hakları bir bir kaybedeceğimizi de ben cahil başımla buradan görebiliyorum.
 
Biraz etrafımıza, arkadaşlarımızın hatıralarına, biraz da geçmişimize hem de çok yakın geçmişimize, öyle 50-100 sene öncesine değil hemen 10-20 yıl öncesine bakalım.
 
Bir zamanlar merkez orduevi bahçesinde bir öğle tatilinde “buraları özelleştireceksin anasını satayım, biz dedik ama ipleyen yok” diye geyik yapan KKK proje subayı erkan-ı harp zabitanı şimdi gelsin aynı ordu evinde dışarıdaki fiyatlarla aynı fiyattan hizmetini alsın hem de bu hizmeti dışarıdakinden bin kat daha “y…k” bir garsonun çiklet çiğneyen ağzıyla yaptığı hizmetle alsın. 
 
Bunları ben k.çımdan uydurmuyorum. Bizzat başıma gelen ya da dinlemiş olduğum olaylardan çıkarımlarımdır. Eminim herkes hafızasını yokladığında beni destekleyen bir kaç örnek hatırlayacaktır.
 
Bu arada; Arkadaşlar, ben ne birkaç kuruşun peşindeyim ne de Mehmetçiğin gelip benim çayımı kahvemi vermesini desteleyen bir zihniyetteyim. Zaman  ve şartlar değişiyor.  Değişmeyen tek şey değişim olarak karşımıza çıkıyor. Bana orduevinde, kıt’ada hizmet etmesi gereken asker hizmet etmesin, ben on kuruşa çay içmeyeyim, dertlerim bunlar değil!! Bunlar zamanında öyleymiş. Sistemdeki yanlışlıklar değişsin ama usturuplu değişsin. At gözlüğü takmış askeri karar vericilerin nezaretindeki sivil klavye kahramanlarının zafer şapırtıları içindeki koca ağızlarıyla bağırtmadan değişimlerimizi, çağa ve sosyal gelişmelere uyumumuzu kendimiz, öz bilincimizle, geleneklerimizle, meslek etiğimizle yapalım. 
 
Eğer bu milletin bize verdiği haklardan bazıları demode olduysa, ya da bazı avantajlar artık yersiz ve gereksiz kaldıysa bunu biz verelim, biz iade edelim, biz düzenleyelim. “Bak nasıl aldık ellerinden” dedirtmeyelim. Ne bir meslek kuruluşuna, ne de bir klavye kahramanına hatta hiç kimseye. Unutmayalım biz bu milletin içinden geldik ve içinde öleceğiz. Tek derdimiz onurumuzla ölmek olmalı.
 
Evet, bu millet bize verdiği ayrıcalıkları teker teker geri alıyor. Niye alıyor? Bunlardan bir kısmı gelişen zaman içerisinde gereksiz ve saçma sapan kaldıkları için. Tıpkı ordu evlerinde “Lostra” denilen ayakkabı boyacısı erlerin kaldırıldığı gibi…
Kaldırıldı ama yerine bunun makinesi kondu, düğmeye basıyorsun ayakkabını parlatıyor, cila bile atıyor. Niye kaldırdın? Çünkü bir Mehmetçik tasarruf ettin. “E lokantayı da özelleştirelim o zaman” dedi bazı aklı evveller. Veeeee askeri tesislerdeki yemek salonları “ulan ne biçim kâr edecez şimdi” diyen bir sürü sivil müteşebbis ile doldu. 
 
Accık kirli sakalı çıkmış diye salona alınmayan, hizmet verilmeyen General, Albay çocuklarının yerine kasada duran ve hesap toplayan sakallı işçiler, mal getiren şortlu müteahhitler doluştu askeri tesislere. Gerekçe neydi?
“Onlar, işçi, esnaf vs. Hak sahibi değil ki. Neden hak sahiplerinin kurallarına tâbi olsunlar.” 
 
Bereket yasal düzenlemelerle bu tür ironiler çok kısa sürdü. Amaaaa Bodrum kampında, Kale Bar’ı kafasına göre çalıştıran abilerimiz, canı isteyince gözlemeciyi açan Milas’lı teyzelerimiz, Merkez Orduevi lobisinde ağzında sakızla çay getiren stajyerlerimiz…. (Daha sayayım mı?) oldu. 
 
N’oldu kotla girilmeyen, kravatsız servis yapılmayan, rezervasyonsuz oturulmayan ordu evlerine?
 
N’oldu papyonlu, temiz giyimli garsonlara?
 
N’oldu temiz ve tertipli otel odalarına?
 
Hepsi sivil kurumlara geçti. Askerlik yapan garibana kıçını taşa silmemesi gerektiğini öğreten TSK, dünyanın diğer ordularında olduğu gibi kendi personeli için kurulmuş ve teşkilatlanmış tesislerinin bütün işe yarar gelenek ve usullerini yavaş yavaş kaybetti. Hatta bu tesisler yok vilayet evi, yok polis evi yok hakim evi yok bilmem ne bakanlığı sosyal tesislerine geçti. 
 
Bizim tesislerde mesleki melekelerini kaybetmemeleri için aşçı, garson, otelci vb. işlerde çalıştırılan erler göze battı, haber programların ve gazete haberlerinin konusu oldu. Ama kimse Polisevlerinde çalıştırılan, Polis Memuru kadrosundaki personeli, Adalet Teşkilatının tesislerinde çalıştırılan İnfaz Koruma Memurlarını, Öğretmen mahfillerinde çalışan kızağa alınmış briççi hocaları haber yapmadı, belki de yemedi . Belki de ben uyduruyorumdur. Bu tiplere rastlayan rastlamayan herkes beni yorumlayacaktır; “uyduruyor muyum uydurmuyor muyum?” diye. Herkes sağolsun.
 
Ha bu arada biz n’aptık? Biz, Dünya lokantacılık normunda bulunan ve neredeyse Dünya’nın heryerinde anlaşılan (globalleşme sağ olsun) “Self Servis” konseptini “Seç Al” olarak, kahvaltı ve öğle yemeğinin birleşimi olan ve kısaca “Brunch” denilen gereksiz öğünü  “kuşluk yemeği” olarak ve daha bunun gibi nice düşman kelimeleri Türkçeleştirmenin haklı onurunu yaşıyoruz. Bunlar Türkçeleşti ya, bütün sorunlarımız çözüldü sanki… 
 
Yanlış anlamayın. Yabancı kelimelerle dolu saçma bir lisan konuşulması ve öz Türkçenin erimesi taraftarı değilim. Türkçe’ ye İngilizce ’den, Fransızca’dan, Arapça ve Farsçadan, İsveççe ’den ve daha bilmem kaç lisandan girmiş binlerce kelimeyi şapır şupur kullanırken biz bunlarla Türkçe’yi koruyan bir lisan polisi zannettik kendimizi.  (1)
 
Biz mi? Biz sadece kendi amirlerine ve kimliğini görünce General olduğu anlaşılanlara ayağa kalkan kaşarlanmış resepsiyon görevlilerine kalmış olmanın haklı onurunu tadıyoruz. (Bu arada “resepsiyon” bir türlü tam olarak “müracaat” a dönüşmedi…ısrarcı sosyal tesislerimiz var hala!)
 
Biz mi? Biz Dünya’da hiçbir restoran konseptinde görülemeyecek şekilde, yemek saatinde yemek salonunda müşterilerle beraber yemek yiyen, misafirini ağırlayan kaşarlanmış sivil memur (Devlet Memuru) garsonları seyrediyoruz. Eee sivil memurlara orduevi giriş hakkını verdin…garson devlet memuru değil mi? O da yemeğini, girme hakkı olan sosyal tesisin salonunda yiyecek…ya ne yapacak?
 
Arkadaşlarım beni yanlış anlamayın, yakından tanıyanlar asla “kafatasçı” bir zihniyete sahip olmadığımı bilir. Derdim, TSK’da ya da orduevlerinde çalışan devlet memuru arkadaşlarıma da dil uzatmak değil tabii ki. Zira onlarla konuştuğum zaman da onların da bu gibi durumlardan rahatsız olduklarını anlıyorum.
 
Burada hedef şu; “Bizim karar verici yaşlı komutanlar”. Zira onlar kendi gençliklerinde giriş kartı olmayan kedi köpeği bile maazallah sosyal tesislerden içeri sokmayan bir neslin devamıdırlar ki bunu hepimiz biliyor ve şu anda bu neslin uygulamalarını ve “YALAK” bir şekilde akılları sıra uyum sağlama çabalarını hayretler içinde seyrediyoruz.
 
Konu dağıldı zannetmeyin. 
 
KHO mezuniyeti ve Türkiye Mimarlar ve Mühendisler Odası hâlâ aklımda. Çünkü onlar kendilerince kendi mesleklerini korudular, etik değerlerini savundular. Toplumdan alabildikleri her türlü algıyı bir meslek kuruluşu olarak alıp muhafaza ettiler. Kendilerine bir yer ettiler.
 
Arabaların kıçına takılan çeki kancasından, içinde bulunan LPG sistemine kadar içimize girdiler ve bunlardan kazanç ve kazancın da ötesinde prestij elde ettiler. Güçlendiler veeee KHO’nda verilen mühendislik eğitiminin yetersiz olduğunu İSPATLADILAR. 
 
Bunu ayıplamıyor ve eleştirmiyorum. Fazla da bulmuyorum. Kıskanıyorum sadece. Evet bu doğru. Kıskanıyorum. Bizler, birbirinin kı….ı görecek kadar yakın ve samimi bir kitleyiz. Birlikte ölüme gitmeye yemin etmiş olmanın gurur ve serdengeçtiliğine sahibiz, nefis bir kurumsal kültürümüz ve 2200 yıldan fazla bir kurumsal tarihimiz var. Ne yazık ki biz yapamadık böyle bir şeyi…
 
Nereden mi belli? 
 
Peki o halde soruyorum size: “MMO’nun başlattığı ve bizim menfaatlerimiz aleyhine olan bu hukuksal sürece bizden veya bizim kurumuzdan kim müdahil oldu?”
 
Kim; “yahu durun kardeşim, binlerce adam var şimdiye kadar denklik olmasa bile dışarıda çalışan?” dedi.
 
Kim Anadolu’muzun ücra köşesindeki bir çakma üniversiteyi de göstererek “bi de onlara bakın!” diye sordu.
 
Devre günlerinde, muhtelif toplantılarda cüzdanında mühendis kimlik kartını çıkarıp sallayarak artistlik yapanlar mı?
 
Hayır dostlarım maalesef hayır.
 
Dedim ya bizim kurum kültüründen gelen bazı özelliklerimiz var kitle olarak. Ne mi? Saklanmayı seviyoruz! Evet saklanmayı….
 
Oraya, buraya, topluluğun arasına, kalabalığa, tenhaya, dağa, bayıra… Kendi kıçımızın altına bile saklanmayı seviyoruz.
Saklanıyoruz.
 
Sonra, bir icraat olunca da hemen klavyedeki el çırpma işareti yanına gülücük ve “yapanların eline, koluna, yüreğine vs.vs.vs. sağlık” diyoruz tabii binlerce günaydının ardından.
 
N’oldu? Devre bilinci yerleşti. 
 
N’oldu devre arkadaşı olduk. 
 
Evet olduk, ama bir yandan da “ben müsait olursam geleceğim”ler, “arkadaşlar gururla takip ediyorum”lar gırla gidiyor.
“Haydaaa şimdi de bize vurdu!” diyeceksiniz. Ancak sevgili dostlar, maalesef vurmak gerekiyor biraz. 
 
Zira ben bu yazıyı, öncelikle ufak bir not olarak bu akşam çalışma odama çekildiğimde, devre grubu mesaj topluluğunun mesajlarına baktığımda cevap olarak düşünmüştüm ama sonra bir baktım ki baya dertliymişim meğer.
 
Peki benim derdim ne? Manyak mıyım ben?
 
Ne istiyorum sabah kargalar bokunu yemeden “günaydın” ve gülücük gönderenlerden? Ne istiyorum saklanıp, saklanıp birdenbire “woohaaa” diye ortaya atlayıp şak şaklayanlardan? 
 
Bana ne? Sanki ben çok mu iyi yapıyorum? Sanki ben yapmam gerekenlerin hepsini çok mu güzel konduruyorum? Belki de şak şaklayanlardan daha berbat bir adamım…. Zira onlar hiç değilse kadir kıymet bilip yorum yapıyorlar sınırlı da olsa…. Ben? sadece susuyorum. Öyleyse ikinci olarak ne yapıyormuşuz arkadaşlar?
 
SUSUYORMUŞUZ.
 
Konuşmamız gereken yerde susuyormuşuz kimi zaman.
O kadar susuyormuşuz ki, bize bakanlar gerçekten susuyor muyuz yoksa konuşmuyor muyuz? Onu bile anlayamıyorlar. Bakıyorlar ki bizimkisi gerçekten ‘konuşmamazlık.’ 
 
Nedir bu ‘konuşmamazlık?’
 
Bir kere bireysel suskunluk. Gerek korku belasına deyin, gerek başka sebepler kondurun, sonuçta konuşmamazlık var. Neden konuşmamazlık var? E ne söyleyeceğini bilmemezlik var da ondan. Ben şimdi konuşsam, derler ki “bak şu konuşana”. 
 
Peki “bilmiyorum” desem. O zaman da meşhur anonim tekerleme gelir akla;
 
Bilirsin ki bilmezsin, bir bilenden sormazsın,
 
Bilirsin ki sorarsan, bilirler ki bilmezsin.
 
N’apıyoruz o zaman? Susuyoruz. Konuşmuyoruz. Konuşmaya susuyoruz yani.
 
Konuşmuyoruz çünkü konuşursak konuştuğumuz başımıza bela açabilir. Konuştuğumuzu anlamayabilirler. Konuştukça batabiliriz. En güzeli SUS be kardeşim SUS. 
 
Hem öyle güzel sus ki SAKLANABİLESİN.
 
Buraya kadar bir tane adli davadan, dava sonucunun dışında, iki tane sonuç çıkardım. Ne dedim? MMO, demiş ki “öyle KHO mezunları zırt pırt gelip benden mühendislik kartı almasınlar, zira ortalık mühendis kaynamaya başladı” ve YÖK’ü mahkemeye vermiş, demiş ki “o aldığın kararı iptal et, zira bu KHO mezunları gelip gelip mühendis oluyorlar”.
 
Eminim YÖK’ün buna benzer bi dolu “denklik” kararı daha vardır. Belki Patagonya üniversitesinden mezun olanlara da vermiştir bir denklik.
 
Ya da Dünya’daki başka bir üniversiteden mezun olanlara.
 
Peki, bizim MMO bunları niye vermemiş mahkemeye; “onlarınki de geçersiz olsun” diye. Bu Dünyadaki bütün mühendislikler tastamam da, ODTÜ’den, GAZİ’den, Hacettepe’den gelen hocaların ders verdiği KHO’nun mühendisliği mi eksik? Şimdi bu hocalara ve o zamanın sistemine hakaret olmuyor mu bu?
 
Ya da 2014 yılına kadar kim bilir kaç kişi mühendislik denkliği aldıysa, onlara verirken neden dava açmak aklına gelmemiş de 2014 yılında bu müracaatlar çoğalınca birdenbire yasal tedbir alası gelmiş MMO’nun? 
 
Hem ayrıca MMO, sadece KHO’nun müfredatını kontrol ettirmiş bilirkişiye. O da dava konusu olduğu için. Şimdi bu Dünya’da KHO’nun okuttuğu mühendislik derslerinden daha az ders veren okul yok muymuş?
 
Şimdi ben iddia ediyorum ; bir zamanlar DMMA denilen, açık hali “Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi” olan eğitim kurumları vardı. Bunlar, seviye olarak KHO’ndan daha aşağı seviyedeki eğitim kurumlarıydı. Zira o zamanlar bu okullara hiçbir yeri tutturamayanlar, haytalar, asker, polis olamayanlar giderdi. İki yıl osuruktan bir eğitim alıp (çoğu da boykotlarla geçen bi iki yıl tabii) mezun olurlardı.
 
Şimdi onların çoooook büyük çoğunluğu dışarda mühendislik yapıyor, hatta büyük kısmı emekli bile olmuş olabilir ve hatta emekli olmayanlardan bir kısmı belki de MMO’nda yönetimde görevlidir diye düşünüyorum. Belki doğru belki yanlış bi incelemek lazım…
 
İşte sihirli kelime bu…
 
Bi incelemek lâzım..
 
Kim inceleyecek?
 
Bu davaları görmezden gelen, yok öyle demeyelim de, bu davalardan bi haber olan KKK’mı?
 
Böyle bir davanın kendi çıkarlarına bir halel getirmeyeceğini düşünen benim Harbiyeli Mühendislerim mi?
 
KKK’ya sorsan, “arkadaş benim geçtiğim süreci biliyorsunuz, ben bu aşamada bu tür bir olayı gündemime almam, zaten bunu gündeme alma teklifi KHO’nun kendisinden gelmeli ki ben de bunu gündemime alayım”. Ee “KHO “tık” demiyorsa ben niye diyeyim? Zaten işim başımdan aşkın” der.
 
Benim Harbiyeli mühendisime soracak olsan, o şöyle diyecek “hı?”
 
E peki bu KHO’nun adını yüceltecek, ilim irfan yuvasını meslek kuruluşunun aşağılamasını engelleyecek bi akademisyen de mi yok KHO kadrolarında?
 
Yok.
 
TMMO ne yapmış? Demiş ki;
 
“Ben bir meslek kuruluşuyum”. Amenna, ona şüphe yok.
 
“Bana aidat ödeyen bilmem kaç tane mühendis var. Bunlar iş yapıyor para kazanıyor, faaliyet gösteriyor. Bu mühendislerin hak ve hukukunu korumakla yükümlü kuruluş da ben oluyorum”. O da tamam.
 
“E o zaman bu KHO mezunu adamlar da nereden gelip benim meslek grubumun içine sızıyorlar kardeşim? Onlar esasen asker, ben onların mesleki sınırlarını zorluyor muyum? Hayır. O halde ben buna müsaade etmem. Zaten askerlerin üzerine basarak prim yapmak moda bu aralar. Dur bi dava açayım. Kazanırsam, meslektaşlarıma bir gurur bahşederim. Kaybedersem “bu bir yargı kararıdır, asker mühendis arkadaşlar da bizdendir” der geçerim”.
 
MMO bir bakıyor ki açtığı davaya bırak itirazı, müdahil olan bile yok. 
 
Arkadaşlar, “sen vermeye niyetliysen senden alan çok olur” diye pek de anlamı hoş olmayan yerlere de çekilebilecek bir deyiş vardır.
 
Aslına bakacak olursanız, biz de bir mesleğiz. Tabii bu da teyit edilmeye muhtaç bir kavram. Zira “subaylık” bir meslek midir? Değil midir? Sanırım bu konuda da bir gol yedik ya da yemek üzereyiz. 
 
Birçok yerde, müracaatlar içerisinde “subaylık” meslek olarak geçmiyor diye biliyorum. 
Sen sadece, herkesin; “çok para alıyo lan bu adamlar” dediği, kimi zaman eleştirilen kimi zaman günah keçisi olan, üzerinden lokmalar yediren, memleketi savunma zamanı geldiğinde ise “size güveniyoruz arslanlar” falan filan diyerek gaza getirilmeye çalışan bir sanat erbabısın.
 
Çok mu aşağıladım acaba? Yok yok aşağılama yok burada. Gerçek var sadece.
 
1970’li yılların sonlarında, 13-14 yaşlarında, lise öğrenimi ile subaylık mesleğine girmeye çalışırken, subaylık, “yapılacak en iyi iş” olarak görülüyordu. Zira o dönemde gideceğiniz bir liseden “sağ ve salim” olarak mezun olma ihtimaliniz oldukça zayıftı. Millette okuyacak, çocuğunu okutacak para pul da pek yoktu. Anca karnını doyuruyordu atalarımız ve Devlet eliyle çocuğunu okutup hele hele Subay nasbettirmek çok büyük bir toplumsal dereceydi.
 
E kırk yıl geçti de ne oldu?
 
Değiştik a dostlar değiştik. Asker toplumdan bilgi toplumuna dönüştük. 
 
Bu sadece bize olmadı. Avrupa’nın tamamına oldu. Hepsi askerden sivile dönüştüler. Ama bizimki daha geç oldu onlardan ve her şeyde olduğu gibi bunda da anlayamadılar bizi. Tabii burada başka boyutlara da sokmak lazım konuyu daha derinlikte anlatmak için ama lüzumsuz yere herkesin bildiği huşularda ahkâm kesmenin manasız olduğunu düşünüyorum.
 
Burada Gevheri’nin bir şiiri var okumadan geçemeyeceğim ki bu halk ozanı bu deyişi muhtemelen 300-400 yıl önce yazmıştır. Bunu yazmakla ima etmiş olayım.
 
Hey ağalar zaman azdı 
Düşmüşe il üşer oldu
Küllükte sürünen eşek
Cins atla yarışır oldu
Palas üstünde yatmıyan 
Bıyığ'na pala batmıyan
Porsuk ardından yetmiyen
Ceylana ulaşır oldu
Evlerinin önü tazı
Yazılır turnası kazı
Yaşına yetmedik kuzu
Koç ile vuruşur oldu
Gevheri der işle hata 
Katırlar baskındır ata
Olur olmaz maslahata
Çocuklar karışır oldu 
Gevheri
 
Bunu okuyunca değişmeyen TEK şeyin “değişim” olduğunu ne güzel görüyoruz. Zira bundan asırlar önce bile zamanın birçok şeyi değiştirdiği, ancak kişilerin bu değişimden pek de hoşnut olmamakla beraber değişimi metazori olarak yaşadıkları anlaşılıyor.
Bizim kuşağı ne güzel anlatmış değil mi?
 
Şimdi gelelim bizim paradigmalarımıza.
 
Bir kere en önce bir meslek kuruluşu olan MMO’nun KHO mezunu Harbiyeli mühendislere karşı olan tavrı var önümüzde.
Sonra, bu meslek kuruluşunun mensuplarını korumak kökenli bir yasal taarruzu var.
Bu taarruza maruz kalan kitle olan KHO mezunlarının tamamına yayılabilecek bir yenilgisi var. 
Zira, Harbiyeli kültürü bireysel değildir, kitleseldir malûm. Yüzyıllardır bir Harbiyeli’nin yediği bok tamamına mal edilir ki bu meslek kuruluşu sadece mühendis Harbiyelileri hedef alarak bir hak mücadelesine girmiştir kendince. Bu davanın tarafı sadece mühendis Harbiyeliler değil KHO mezunlarının tamamıdır. Zira ben de bir işletmeci Harbiyeli olarak bu yazıyı kaleme alıyorum. 
 
Lafı daha fazla uzatmadan zülf-ü yâre dokunmaya başlıyorum.
 
Bir kere öncelikle Harbiyeli kültürüne derinliğine bir bakış atmak lazım. Harbiyeli bir şövalyedir, bir savaşçıdır, bir sosyal varlıktır, bir liderdir, bir bireydir ve aldığı eğitimi en iyi temsil eden bir eğitim çıktısıdır.
 
Evet bir evrak gibi benzetme yaparak girdim konuya ama haksız olduğum da pek fazla iddia edilemez. Zira, Harbiyeli esasen kapalı bir kutu değildir. Bu halkın, bu toplumun içinden kopmuş antik dönemlerde site ve klanlar içindeki “Savaşçı” karakterini temsil eden bir Asker kişidir.
 
Evet site ve klan yaşamındaki savaşçının modern çağda şekil almış temsilcisidir.
Samuel P. Huntington diye bir yazar var. Onun “Asker ve Devlet” adını verdiği kalınca kitabında; Asker, Devlet, Askeri Eğitim vs. hepsinin uzun uzun bahsi geçmekte. Asker zevatın gördüğü saygı ve toplumdan aldığı ayrıcalıkların sadece bizim necip ulusumuzca değil bilumum akvam-ı beşer tarafından  verildiği gözlenmektedir adamcağızın yazdığı kitapta. 
 
Bunu söylemekteki amacım elbette toplumda bir sınıf oluşturmak için ayrıcalık elde etmenin makul yönlerini dile getirerek haklı göstermek değildir. Zira, asker kesimi, kendi yaşamını milletine vakfetmiş bir kitledir. Bu özellik Türk Askeri’nde kendisini o kadar bariz gösterir ki, Askerlik mesleği bir meslek olmaktan çok öte bir yaşam tarzı olarak toplumumuzdaki konumunu oluşturmuştur.
 
Bu husus da, asker kişi elde etmenin, toplumun her katmanındaki rollere ilişkin istihsalden çok daha zor olduğu gerçeğini bize göstermektedir.
 
Yine Huntington’dan söyleyeceğim istemeye istemeye ama adam doğru demiş bence. Zira o da önceleri askerlerin sadece soylulardan seçildiğini, ancak daha sonra büyüyen ihtiyaç için bir kriterler yumağı oluşturulup, asker yetiştirilecek kitlenin sosyal, toplumsal ve bilimsel değer yargıları ve normlara göre eğitilmesi gerektiği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Prusyalılar ve Fransızlarda başlayan “eğitilmiş asker”, “şövalye subay”,”üstün lider” kalıpları hep o zamanların dikte edilmiş ihtiyaçlarından doğmaktadır.
İşte bu kapsamda, Osmanlı’da başlayan eğitilmiş subay – kaliteli ordu ikilemesi için subay eğitimi özel bir şekil tezahür etmişti. O yıllarda subaylar mühendislik, felsefe, matematik gibi pozitif ilimlerle bezeli taktik tabiye eğitimleri alıyordu.
 
Bizim için YÖK’e iptal davası açmayı hedefleyen MMO görevlilerinin dedelerinden subay olmayanlar ise o zamanlar sadece belinden erkek çocuk ve elinden erzak alınan köylülerdi.
 
Yani demem o ki kurcalamaya kalksak Harbiyeli mühendislerin kökeninin, MMO korumasındaki “doldur-boşalt” tarzı apartman dairesi üniversitelerden gelmiş geçmiş mühendislerden çooook çok daha kaliteli olduklarının bir gerçek olduğudur. 
 
Tabii burada hem ürettiği bilimle hem yaptığı yayınla ve hem verdiği üst düzey eğitim ile Dünya standartlarını yakalamış ve kendisini Dünya sıralamasına yazdırmış üniversitelerimize asla bir laf atmıyorum, haddim değil. Benim lafım son on on beş yılda gerek Devlet eliyle gerekse ilgili vakıflar aracılığıyla kurulan ve kendini bir türlü aşamayarak yerinde sayıp mezun veren üniversitelere. 
 
KHO gibi bir eğitim kurumunun bu bahsettiğim türden üniversiteler ile mesafesinin hatırı sayılır ölçülerde önde olduğu gerçeğini ortaya koymaya çalışıyorum.
 
Önemli olan bunu çeşitli mecralarda dile getirecek, bunun tartışılmasını önleyecek bilgi ve belgeyi üreterek topluma servis edecek organizasyonlara da ihtiyaç olduğunun bilinmesidir.
 
Şimdi konu yavaş yavaş STÖ gibi davranan emekliler ve devre derneklerine doğru geliyor. 
 
Bu sayın MMO’nun daha önceden kayd-ı kabak olarak mesleğe girmeye çalışan mühendis namzetlerine karşı neden bu tür bir hukuk mücadelesine girmediğini sorgulamıştım zaten. Çünkü YÖK’ün mevzu-u bahis kararından önce de mühendisliğini tescil ettiren Harbiyeli
 
Mühendisler muhakkak vaki olmuştur.
 
Burada da lafım derneklere doğru dönüyor sonunda. Zira Harbiyelilerin bir meslek kuruluşu yoktur. Sendikasının olması ise anlamsızdır.
 
Çünkü Türk ulusu askerine her türlü ayrıcalığı ve en iyi imkânları vermiştir. Bunun sendikal bir teşkilatlanmaya ihtiyaç gösterecek şekilde toplumsal şekil almasına esasen gerek yoktur.
 
Ama bu da bir gerçektir ki bu Millet Askerine verdiklerini gerek istemli gerekse istem dışı bir refleksle geri almaya başlamıştır.
İşte MMO ve benzeri kurumların askere yaklaşımı, işte hastanelerin durumu ve tabii ki sosyal tesisler. 
 
Toplumun bu refleksinin istemli bir hareket olduğunu düşünmek elbette yanlış olur. Ve hatta bizi Harbiye’de kıt kanaat bütçesi ile en iyi ve kaliteli eğitimden geçiren asil Milletimize hıyanet bile olur böyle söylemek. Çünkü Harbiyeli hem bedensel olarak ve hem de askeri ve bilimsel olarak ÇOK İYİ bir eğitim almıştır. Bunu tartışmak bile nafiledir. İsteyen gitsin şimdiki Milli Savunma Üniversitesi’nin kayıt ve kuyudatından bunu kontrol etsin. Dünya’nın neresinde varmış bu tür bir eğitim? Hem akademik, hem mesleki ve hem de bedeni ve biraz da felsefi eğitim. Bizim de vardı diğer üniversitelerden arkadaşlarımız, dostlarımız akrabalarımız. Sorar konuşurduk. Ders sayımız söylediğimiz zaman dudakları uçuklardı. O MMO’nun davasındaki sayın bilirkişinin beğenmediği transkript belgeleri bakan eğitimcilere dudak ısırtıyor. 
 
Bizim bu konularımızı konuşacak, anlatacak, kamuoyu oluşturacak neyimiz var?
 
Bakalım.
 
Çok iyi gezi düzenleyen, ve briç, bezik oynayan bir emekli subay derneğimiz var.
 
Emekli olan ve ayrılanlara “ucube” muamelesi yapan bir kurumsal kültüre sahibiz.
 
Mantar gibi çoğalan devre mezun dernekleri neredeyse her yerde.
 
Yakınlarımız, eşimiz, dostumuz…
 
Ve askerliğini yapmış kocaman bir kitle var aslında.
 
Bu son maddedeki kitle çok önemli bir kitledir aslında, zorunlu askerlik hizmetini yapan kitledir bu. Bizim en çok içimize giren de bunlardır. Her şeyimizi bilirler. Neye kızar neye sevinir, neye üzülürüz? Nasıl yaşarız, kaç para alırız, nerelere harcarız? Bunları hep bilirler. En azından büyük çoğunluğu bilir bunları.
 
Ama mesele bu bildiklerini topluma doğru aktarmak, kompleks ve sapkınlıklardan uzak bir şekilde paylaşmak önem arz eder. Bunu yapan kaç kişi gösterebiliriz? Hep bi abartma hep bi yalan yayma hep bi saldırma. Aslında bu saldırı “benim komutanım askerde şöyleydi böyleydi” diye dedikodu yapanlarca “subay” kitlesine yapılmış bir saldırı veya itham veya ne derseniz deyin DEĞİL, bu saldırı kendisini zorunlu olarak askeri hizmete alan SİSTEM’e. Bunu biz biliyoruz da….
 
Ama gel gelelim, gerek muvazzaf ve gerekse emekli personelinin hak ve hukukunu koruyup kollayacak, mesleki anlamda gerek muvazzafına gerekse emeklisine sahip çıkacak ve kamuoyu oluşturacak etkin ve güçlü bir mekanizma maalesef yoktur.
 
Aaaa dernekler var ya! Bir sürü, nerdeyse her devrenin bir derneği var… Emekli Subaylar Derneği var (nam-ı diğer Briç Kulubü) (2), Emekli
 
Astsubaylar Derneği var, devrelerin dernekleri var. Bunlar gerçekte baya kapsamlı çalışmalar yapıyorlar elbette ama tıpkı MMO gibi mesleki anlamda benim yukarıda anlatmaya çalıştığım manada bir yaklaşımlarının olduğunu söylemek çok zor. 
 
Zira biz muvazzafken de okul boyar, mezarlık temizler, eldeki okumuş adamlarla dershane gibi faaliyet göstermeye çalışır, ağaç diker, orman yapar, meslek edindirir, doğum kontrolüne yardım eder, kazancı yetiştirir, biçki dikiş kursu açar, Mehmetçik gecesi düzenler velhasıl askerlik dışı her türlü sosyal işi kendimize görev edinirdik.
 
Kendi meslek etiğimizle, kendi mesleki özelliklerimizi benim abartıcı kamuoyuma anlatmaya çalışmaktan başka.
 
Ve hep şunu dermiş gibi olduk: “bırak ne derlerse desinler biz doğrusunu yapıyoruz”.
 
Ama bir de bizim uzak olduğumuz ve tel örgünün dışındaki insanların yaptığı yakıştırma vardır. O da “konuşmuyor ve cevap vermiyorsa benim dediğim gibidir, sükût ikrardan gelir yani”.
 
İşte benim minik Harbiyeli mühendisim anladın mı “diploman niye nanay olmuş?”. (3)
 
Yakında başka “nanay”ları da yazacağım. İsteyen okusun, isteyen okumasın.
 
Sağlıcakla kalın.
 
Uğur Şerif PEKER
21 Mart 2018
 
 

1http://www.dilforum.com/forum/showthread.php/18334-Türkçeye-Giren-Yabancı-Kelimeler

2“Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) lütfen kusuruma bakmasın. Elbette yaptığı çalışmaları duydukça destekliyor ve takdir ediyorum ama adamın adı çıkacağına canı çıksın be kardeşim.

[1]“Bizim diplomalar nanay olmuş” diyen çok değerli dostum Muzaffer POTUR’a sonsuz teşekkürler. Beni harekete geçirdiği ve bu anlamlı notu portala bıraktığı için. “Doğru söze ne hacet” mi derler eskiler bilmem!
697 kez okundu
27.03.2018

Yorumlar