"ASKERİ TALİM VE TERBİYE HAKKINDA GÖRÜŞLER-MUSTAFA KEMAL-1916"-AZİZ GÜLER
ASKERİ EĞİTİM
 
Türk Silahlı Kuvvetlerinin birden çok cephede, birbirinden farklı kuvvetler ile dişe diş bir mücadele içerisinde olduğu-olacağı önümüzdeki günlerde en önemli yük her zaman olduğu gibi Subayların, Astsubayların yani Türk Silahlı Kuvvetlerinin LİDER kadrolarının omuzlarına binmiş görünüyor.
 
LİDER kadro eline gelen hamuru iyi yoğurur ise onu MEHMETÇİK haline getirir. MEHMETÇİK ise gücünü her zaman kanıtlamıştır.
 
Mehmetçik kendiliğinden oluşmaz, Mehmetçik ancak kendisine iyi eğitim veren, öğreten, tanıyan, seven, koruyan, silah arkadaşı olarak gören LİDER kadro tarafından ortaya çıkarılabilir. Mehmetçiği muharebe meydanlarında tanıyan ve;
 
"Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir.Kanaatinle, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi pak kalbinle düşmanı nihayet alt eden büyük gayretin için minnet ve şükranımı söylemeyi nefsime en aziz bir borç bildim." sözleri ile tanımlayarak Mehmetçiği Tarihdeki müstesna makamına koyan  Mustafa Kemal ATATÜRK bu deneyimlerini astları ile paylaşmak için astlarına bir emir vermiştir. Verdiği emirde 
savaş meydanlarında kazandığı tecrübesini, eğitimin önemi ve sürecini, liderlerin eğitim de üzerinde durması gereken hususları, başarılı ve büyük komutan olmak için askerlerinin eğitimleri ile meşgul olunması gerektiğini vurgulamıştır.
 
Bugün zorlu şartlarda görev yapan genç meslekdaşlarımız Mustafa Kemal ATATÜRK'ün emrini iyice okumalı, anlamalı ve mutlaka eğitim alanında tatbik etmelidir. 
 
Aziz GÜLER
 
 
Askerî Talim ve Terbiye Hakkında Görüşler
•••
Askerî Talim ve Terbiye Kaç Şekilde İcra Edilebilir? Her Birinin Gayesi ve Her Birine Verilecek Önemin Derecesi Nedir? Yapılan bütün talimlerin asıl maksadı, harpte başarı sağlamak için, askerlerin ve subayların sahip olmaları gereken vasıf ve üstünlükleri onlara kazandırmaktır. Bundan dolayı askerî talim ve terbiyeyi kaç şekilde icra etmek gerektiğini meydana çıkarmak için harpte yürürlükte olan talimname ve kanunnamelerimize müracaat etmek yeterlidir.
 
Piyade Talimnamesi’nin 2’nci maddesinde diyor ki:
“Harp, sıkı bir disiplini, bütün maddi ve manevi gücün sarf edilmesini ve kullanılmasını gerektirir.”
Bu madde incelenecek olunursa harpte istenilen sonucu almak için iki şartın gerekli olduğu kesinleşir:
 
1- Askeri, gerçek bir disipline alıştırmak,
 
2- Askeri, muharebede bütün maddi ve manevi gücünü sarf edecek ve kullanacak şekilde yetiştirmek. İşte talim ve terbiyenin bu iki şekilde icra edilmesi lazımdır!
 
İkinci şartın da iki önemli ve esaslı kısmı kapsadığı görülüyor:
 
1- Maddi gücün en üst seviyeye çıkarılması,
 
2- Manevi gücün en üst seviyeye, en yüksek dereceye çıkarılması.
Askerlerin askerî disiplin ve düzene alıştırılmaları için yapılacak talimler; talimnamede de belirtildiği üzere teoriye ve pratiğe bağlı olan talimlerdir: 
Birliklerin belirli birtakım düzenleri alması, bu düzenlerin birinden diğerine geçilmesi ve böyle yanaşık düzenlerde bir ahenk ve intizama uyularak silah kullanımının icrası vesaire gibi.
 
Ancak Talimname’nin 3’üncü maddesini okursak:
Harpte yalnız sadeliğin başarıyı sağlayacağını ve bu sebepten dolayı kullanılacak nizamların sade ve basit olmasını, tam bir emniyet sağlanıncaya kadar talim edilmesi gerektiğini anlarız ki bu kurala uyduğumuzda disiplinin tesisi için yaptıracağımız bu tür talimlerle meşgul olma süremizin sınırlı olması gerektiğini kabullenmiş oluruz. Bu konuda tam bir emniyet sağlanırsa fazla uğraşmak gereksiz olur.Hâlbuki aynı maddenin müteakip satırlarındaki:
 
“Birlik ve beraberliğin sağlanması ve sağlamlaştırılması için disiplin çok önemli olduğundan pratiklik ve disiplin gerektiren hareketlerde bu yönün de tam bir mükemmeliyet ile istenmesi ve talimi gereklidir.” kaydı göz önüne alınırsa bu talimlere büyük bir önem ve ciddiyet göstermek ve talimin her safhasında ve bütün askerlik süresince onların icrasına devam etmek gerektiği ortaya çıkar.
 
Birliğin ve beraberliğin var olması için gereken bu tür talimlere başlamadan önce,Talimname’nin 15’inci maddesinde belirtildiği gibi “idman talimleri vasıtasıyla çeviklik, beden hâkimiyeti ve iyi bir duruş kazanılmalıdır.”
 
Buna göre disiplin açısından yapılacak talimlerin sporla ilgili olduğu hakkında bir fikir ortaya çıkar. Fakat bilinmelidir ki spor, askerî talim ve terbiyede başlı başına bir talim değildir; belki diğer talimlerin tamamlayıcısıdır.
Gerçekten bazı anatomi uzmanları, sporun askerî talim ve terbiyede bir vazifesi olduğunu iddia ederler. Lakin, yalnız yürüyüş ve atışların sporla ilişkili olduğu kabul edilebilirse de askerî talim ve terbiyedeki gayeye sporla ulaşılabileceği fikri, askerlerce kabul görmemektedir.
 
Disiplinin ne kadar önemli olduğunu tarih bize pek kesin bir şekilde gösterir ve ispat edebilir.Mesela Rus-Japon Muharebesi,1 özellikle de İngiliz-Boer Harbi gözden geçirilirse görülür ki:
Boerler cesur, güçlüklere dayanıklı ve iyi nişancı idiler. Fakat barış zamanı sıkı bir talim ve terbiye görmediklerinden ve sıkı bir askerî disipline sahip olmadıklarından savunmalarda gösterdikleri azim ve metaneti taarruzda gösterememişlerdir. Çünkü disiplinden mahrum oldukları için bunların sevk ve idareleri zordu. Büyük birliklerin askerî disiplini, harbin kaderi üzerinde çok önemli bir etki yapar. Disiplin olmazsa ordular sevk edilemez. 1870-1871 Seferi’nde 600.000, Rus-Japon Seferi’nde 500.000-600.000, Yunan Muharebesi’nde 200.000 kişilik ordular hareket ettirildi. Bugün içinde bulunduğumuz muharebelerde orduların kuvveti milyonlardan oluşmaktadır. İtaat ve disiplinin yokluğu hâlinde böyle muazzam bir kitlenin sevk ve idaresi nasıl mümkün olabilir?Demek oluyor ki harpte disiplinin yerini cesaret benzeri unsurlar tutamaz. Barış zamanında güzel talim ve terbiye görmüş ve bu sayede mükemmel bir askerî disipline ve düzene alıştırılmış olan bir birlik ne zaman olursa olsun bir hücumla başa çıkabilir.
 
Disiplin, özellikle geri çekilmelerde kendini gösterir. Çünkü disiplini mükemmel olan bir ordunun, muharebenin en buhranlı devirlerinde, geri çekilmenin en elim safhalarında bile manevi kuvveti sarsılmaz. Lakin disiplinsiz bir ordu ilk geri çekilmede tamamıyla dağılır ve artık ondan başka bir askerî vazife talep etmek mümkün olmaz.
 
1870 - 1871’de Almanya - Fransa Muharebesi’nde Fransızların ilk ordularından sonra harp meydanına sevk ettikleri orduları, insan sürüsünden başka bir şeye benzemedikleri için hezimet hezimeti takip etti ve asker dağıldı. Gerçekten askerî disiplini olmayan bir ordunun her ne vakit olursa olsun manzarası pek elimdir.
Askerî disiplinin sağlanmasının talimnamede teori ve pratiğe ilişkin talimlerin icrası sırasında uygulanacak şiddet ve ciddiyetle gelişebileceğinisöylemiştik; fakat bundan, disiplinin yalnız yanaşık düzendeki talimlerle sınırlı olduğu zannedilmesin!
 
Belki avcı hâlinde bile disiplinin talim ve terbiyesi göz önüne alınmalıdır. Bununla beraber elimizdeki Seferiye Nizamnamesi’nin 3’üncü maddesinde: “Gerçekten asker talim ve terbiye sayesinde gerek yürümeyi ve gerekse silahını iyice kullanmayı öğrenmenin dışında zihnî ve bedenî gücünü de artırabilirse de askerî disiplinin sağlanması ancak uzun bir müddet sarf olunacak çaba ve gayretle mümkün olabilir.” satırlarını okuduğumuz zaman disiplinin uzun bir müddette ve her durumda talim ile mümkün olduğu fikrine kapılabiliriz. Yine aynı maddenin müteakip satırları bize açıkça bildiriyor ki icra edilen talimler vasıtasıyla görünürde bir irtibat ve disiplin sağlanması mümkünse de harbin tehlikeli zamanlarında ve beklenmeyen olağanüstü olaylarda böyle yüzeysel irtibatlarla oluştuğu zannedilen askerî disiplin sürekli olamaz.
Biz biliriz ki muharebede zafer ve galibiyet kazanmak için elzem olan konular Talimname’nin 2’nci maddesinde açıklandığı gibi: “Bütün subay ve askerlerin vatan, millet uğrunda şevkle canlarını feda etmeleri, en küçüğe kadar bütün rütbelilerin kendi inisiyatifleri ile durumun gerektirdiği tedbirleri almaya alışmış olmaları ve askerlerin bile zafer kazanma azmine sahip olup üstlerinin şehit olmasıhâlinde bile bu azmi kaybetmemek vasıflarını taşımaları lazımdır.”
 
Demek ki disiplinli olması istenilen askerin daha başka açılardan yani maddi ve manevi gücün en yüksek seviyesine ulaşacak bir şekilde yetiştirilmiş olması gerekir. Bunun için askerleri Talimname’nin 14’üncü maddesinde bahsedildiği gibi, ayrı ayrı ve özenli bir şekilde yetiştirmek ve Seferiye Nizamnamesi’nin 4’üncü maddesinde tavsiye edildiği şekilde askerî hizmetlerin her birine daima askerin tek başına talim ve terbiyesinden başlamak lazımdır. Bir askerî birlik ile iş yapmak isterseniz, o birliği teşkil eden askerleri birer birer hazırlayınız. Çünkü her durum karşısında idaresi mümkün bir askerî birlik ancak münferit talim ve terbiye sayesinde meydana getirilebilir.
 
Askerin talim ve terbiyesinde yapılacak işler kurallarıyla birlikte icra edilir, askere talim ettirilen ve öğretilen şeylerde onların bilgi ve anlayış dereceleri göz önüne alınırsa askerin bilgisini artırmasına doğrudan doğruya yardım edildiği gibi, subaylar için de idareleri altında bulunan askerlerin tavır ve güçlerini anlamak ve emniyetlerini, güvenlerini kazanmak mümkün olur. İşte bu emniyet ve güven sayesinde askerî disiplin ve düzen sağlamlaştırılır.Komutanlık eden subayın tavır ve hareketi, askerin güveni, itaati, disiplini ve bütün ruhi durumu ve bedensel gayreti üzerinde büyük bir etki yapar.Fakat bu güzel tesirleri meydana getirebilmek için; insanlara komuta eden, onları harekete geçiren, onları bedenen yetiştiren, besleyen, giydiren, iskân eden subayın, insanı anatomik açıdan tanıması gereklidir. 
 
Subayların -ruhları, kalpleri terbiye etmek ve süslemekle, istek ve duygulara etkili ve hâkim olmakla yükümlü oldukları için- ruhsal ve toplumsal terbiye almaları, insanı psikolojik ve sosyolojik açıdan dahi tanımaları istenir. Çünkü “askerî beden terbiyesi”, “gerçek askerî terbiye” demek değildir; yani birincisiyle yetinilemez. Asıl, gerçek askerî terbiyeyi gerçekleştirmek için, askerî terbiyede psikoloji ilminin etki ve ilişki derecelerini bir subayın bilmesi gerekir.
 
Bir subay, eğitmesi için emrine verilen askerleri talimnamenin teoriye ve pratiğe bağlı olan talimlerinde istenilen dereceye çıkarsa ve hatta esaslı bir şekilde beden terbiyesini uygulaması sayesinde fennî, teorik ve pratik eğitim öğretime dahi geçerek askere sanatını öğretmiş olsa, acaba hızlı bir şekilde öğretilebilecek olan bu görevler, harpte uygulanabilir olacak mıdır? Acaba gerçekten asker, asker oldu mu? Şüphesiz ki hayır! Çünkü yalnız bu kadar terbiye, uzun ve zorlu bir yürüyüş esnasında askerlerin yol boyunca dökülmesini, birçoğunun bahaneyle seyyar ve sabit hastanelere koşmasını, rütbelilerin artık idareyi sağlayamadıkları buhranlı zamanlarda askerlerin çalılar arkasına gizlenerek geri kalmasını engelleyemez!
 
Bunların çoğu göz ardı edilirse maddi gücün imdadına yetişecek, onu devam ettirecek, uyaracak üstün bir gayrete ve bir manevi güce acaba gerek yok mudur? Bu lüzumu barış zamanında aklımıza tamamıyla getiremeyebiliriz; çünkü bu düşünce ancak kanlı safhalarda, buhranlı zamanlarda, olağanüstü durum ve şartlar içinde ortaya çıkabilir. 
 
Çünkü, barış zamanında asker bilir ki yürüyüşten sonra kışlada veya hazırlanmış bir ordugâhta istirahat vardır; amirleri hiçbir şeyin eksik olmamasına çalışmaktadır. Güzelce iskân ve iaşe edileceğinden, giydirileceğinden emindir. Kötü havalarda talim yapılmaz. Havanın şiddetine göre askerlerin tahammül dereceleri göz önüne alınır.
Kısacası kendilerinden güçlerini aşan bir şey talep edilmez.
 
Fakat muharebede büsbütün başkadır. Orada hiç durmadan ve gittikçe daha çok zorluklar içinde güç harcanır. Güneş ne kadar yakıcı olursa olsun yağmur yahut kar yağsın, şiddetli fırtınalar kopsun, ne olursa olsun, asker yürümeye mecburdur. Böyle zahmetli bir yürüyüşten sonra da pek kötü bir şekilde konaklanabilir ve açıkta bırakılabilir. Erzak ya gelir ya gelmez.Hâlbuki ertesi gün tekrar yürünür. Çanta ezer, tüfek ağır gelir, ayaklar şişer, bütün vücut ıstırap çeker. Böyle olduğu hâlde yürümek, muharebe etmek için aradığı düşmanla karşılaşmak üzere sürekli mesafe almak gerekir. Askerin canlı bir makine gibi düşünmeden yürümesi de yetmez. Çünkü yürüyüş kolundan küçük büyük birtakım birlikler, zikredilen kolun emniyetini sağlamakla görevlendirilir.
 
Mesela: Keşif kolları, öncüler, yancılar… Bunlar daima dikkatli olmaya, köyleri, ormanları,arazi engebelerini araştırmaya mecburdurlar. Bu yüzden bunların gözlerinin açık, kulaklarının kabarık ve fikren uyanık olmaları gerekir. Bir de bunlar için tehlike doğal olarak asıl koldan daha yakındır. Bu tehlikelerin bilinmesinin yarattığı heyecana bir de sorumluluk duygusu eklenir. Bu yüzden bütün teyakkuz kabiliyetini kullanırlar, bedensel ve ruhsal güç sarf ederler ki yürüyüş yorgunluğu onlar için iki misli olur.
 
Yorulan bir yolcu, yolun kenarına oturabilir yahut gideceği yerde mükemmel bir şekilde istirahat edeceğini düşünerek gayretlenir. Gerçekten böyle bir istirahat ümidi her tür yorgunluk için bir kuvvettir. Lakin asker için istirahat sınırsız değildir. Bilakis düşmana yaklaştıkça istirahat kalkar, iaşe o kadar temin edilemez, sıhhate o kadar bakılamaz, maddi tesirler göz önüne alınamaz. Bu sebeple sinirler zayıflar, sinir sistemi, beyin zindelikten mahrum kalır.
 
İşte maddi güç yok olunca, manevi gücün bunun yerini tutacak derecede olması gerekir. Uyuşukluk yayılınca zihni açık tutacak ancak o kuvvettir. Yine o kuvvettir ki ertesi günkü yürüyüşte veya muharebede sinirleri uyarır. Maddi şartlar bozulduğu anda, asker maddi gücünü ve bilhassa manevi gücünü son noktasına kadar kullanmak zorundadır. Rus-Japon Harbi’nde bu lüzum ve mecburiyeti ispat edecek çeşitli örnekler bulunabilir. Özellikle Liyaoyang ve Mokden’de ortaya çıkan buhranlı safhalar harpte manevi gücün gerekliliğini herkese ispatlamıştır. 
 
Mokden Muharebesi’nin bir safhasına bakalım:
 
Banya Poçe ile Kaotolnig arasında uzun bir vadi vardır. Bu vadinin her iki tarafı yalçın kayalarla çevrili olduğu gibi Rus istihkâmlarıyla da donatılmıştı. Bu vadiye gece gündüz Rus mermileri dolu gibi yağıyordu. Japonlar taarruzlarına devam etmek istedikleri takdirde bu vadiden geçmeye mecburdular. Ruslar tarafından mitralyöz ve tüfek mermileriyle dövülen ve çeşitli şarapnel parçaları altında bulunan bu arazi üzerinde Japon taburları tırmanarak ilerliyorlardı.
 
Askerler arazi yarıklarına sokuluyor, taşların arasından sıyrılıyor, başlarının ilerisine toprak torbalarını sürüyorlardı veya kazma kürekleri ile kendilerini takip edenlerin de istifadesi için küçük sütreler yapıyorlardı.
 
Birçok gün ve gece boyunca Japon piyadeleri orada, donmuş toprak üzerinde kalıyorlar. Yirmi dört saat zarfında zorlukla birkaç metrelik mesafe kazanabiliyorlardı. Askerler oldukları yerde yiyorlar, oldukları yerde uyuyorlardı. Peksimetleri olmayanlar aç kalıyorlardı. Lakin orada direniyorlar, direniyorlar,direniyorlardı. Onları elde ettikleri yerden zerre kadar kımıldatacak bir kuvvet düşünülemezdi.
 
Rusların da maddeten kuvvetleri vardı, onu ispat ettiler. Hatta manevi güce yalnız “cesaret ve ölümle dalga geçme” diyecek olursak Ruslarda oda vardı. Bu konuda bir Japon albayı diyor ki:
 
“Biz cesuruz, çok doğrudur. Lakin cesaret işitilmemiş tehlikelere hiç titremeksizin karşı durmaktan ibaret ise Ruslar bizden daha cesurdur. Çünkü bizim mevzilerimize yanaşık düzende hücum ediyorlar; hatta ayakta, hiç gizlenmeden, ölümden çekinmeden..Biz, Japon subayları, askerimizin bu şekilde düşman üzerine yürümesini istersek, askeri itaat ettirmekte zorluk çekebiliriz. Bizim askerimiz, gizlenmeyi o derece alışkanlık hâline getirmişlerdir ki gizlenmek için en küçük bir toprak yığınından, en küçük bir arazi yarığından, en küçük bir sütreden istifade etmek çarelerini mutlaka ararlar. Evet bu açıdan Ruslar, bizden daha cesurdur; bize hücum ettikleri zaman zannedilir ki bu hareketleri sadece ölmek içindir.
 
Şükür ki bizim cesaretimiz, faydalı bir cesarettir. Onlarınki ise faydası eksik bir cürettir!”
 
Gerçek ve faydalı cesaretin tam olarak ne demek olduğunu izah edebilmek için bir Rus subayının da bu konudaki görüşlerini dinleyelim!
 
Rus subayı diyor ki:
“Askerimizin akıl ve kavrayış gücünü göz önüne almaya mecburuz. Savunmada üstün olan bu askerin taarruz hakkında hiçbir fikri yoktur.Şahsi bir hareket yapmak için pek az kabiliyeti vardır. Düşman üzerine yürümek için heyete bağlı olduğunu, sevk ve idare edildiğini, yanında, etrafında, arkasında arkadaşları bulunduğunu ona hissettirmek gerekir. Ancak bu şekilde kadere inanarak ortak fikir birliği ve ortak hareket etme hissiyle tereddüt etmeksizin ve arkadaşlarıyla dirsek dirseğe düşmanın ölümcül ateşi altında ilerler. Lakin hücum esnasında onu tek başına bırakırsanız, eğer düşmana yaklaşmadan bir hayli zaman önce onu arkadaşlarından geniş aralıklarla ayırırsanız, eğer ona ‘araziden istifade et, tırman, sıçra, her taştan, her çalıdan bir sütre yap, kısaca Japon askerinin fevkalade bir şekilde yaptığı gibi, Fransızların yahut Almanların hareket edecekleri gibi hareket et’ derseniz, kendinde bu hususta ne istek ne maharet ne intikal fikri ve ne de bu işleri yapabilmek için elzem olan çeviklik bulunacaktır.
 
Kendisini şaşkınlıktan kurtaramayacak, tereddüt edecek, şaşıracak, anlayamayacak ve başarılı da olamayacaktır.”
 
Bütün bu gerçeklerin askere öğretilmesi, en son talimnamenin hükümlerinin başarılı bir şekilde uygulanmasıyla mümkün olacaktır. Yoksa fikir ve isteklerini gerçekleştirmekten ve kendiliğinden tedbir ve karar almaktan menedilen kimseler, sihirbazlıkla döner gibi usta, girişimci ve hakikaten günümüz taarruzunu icra edebilecek bir savaşçıya dönüşemezler.
 
Yalnız maddi kuvvetlerin arttırılması bakımından yetiştirilmiş olan askerin Rus askeri gibi olacağına şüphe yoktur. Böyle unsurlardan oluşan bir ordu kahramanlıklar gösterebilir; fakat hiç şüphesiz mağlup da olur.
 
“Talimname’nin 257’nci maddesinde: Beden gücünün muhafazası asıl amaç değil belki üstün bir icraat için, gücün zinde bulunması için bir çare ve tedbirdir.” denilmektedir.
 
Günümüz, geçen asırlardan büsbütün başkadır. Bugün, üstün olan kazanır. Ordumuzun da soyundan gelen yiğitlik ve dindarlıkla istenilen yere sevk edilmek üstünlüğüne sahip olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Fakat bu da unutulmamalıdır ki ordumuzun soyundaki yiğitliği ne dereceye kadar doğru ise günümüz harbinin önemi de ondan daha fazla açık ve kesindir.
 
Ordunun talim ve terbiye ile bir komuta altında sevk ve idare edilebilmekteki kabiliyet derecesini yükseltmek, komutan ve subay heyetleri için namus ve şeref meselesidir. 
Bunu yapabiliriz ve ancak biz yapabiliriz.
 
İktidarımızın eserlerini göstermekte her fırsattan istifade etmeliyiz. Aksi takdirde aciz ve miskin bir sürüden başka bir şey olmadığımız hakkındaki düşünceyi ve yabancılara boyun eğmek alçaklığını kabul etmek gerekir.
 
Subay ve askerlerimizin muharebe meydanlarında gösterdikleri yiğitlik, her millet ve her ordu için gıpta edicidir. Lakin ölüm karşısında titremeden düşmanına saldıran kahramanların bu hareketlerinin vatan için, millet için daha faydalı, daha parlak neticelerle taçlandırılmasını arzu ediyorsak her komutan ve her subay maiyetinin talim ve terbiyesiyle meşgul olmalıdır. En büyük komutanların askerî tarihi yaldızlayan başarıları talim ve terbiyesine çalışılmış ordularla mümkün olmuştur.
 
Gerçekten büyük komutanlar, daima, öncelikle maiyetlerindeki ordunun talim ve terbiyesiyle meşgul olmuşlardır. İşte Napolyon işte Frederich!
 
Subaylarımızın askerin talim ve terbiyesinde diğer milletlerin ordularından daha çok çalışmaya ve gayret sarf etmeye mecbur olduklarını düşünüyorum. Hakikaten askerin donanımlı olması gereken manevi faziletler ve ahlaki üstünlüklerin ortaya çıkmasının yalnız silah altında bulunduğu müddetçe göreceği talim ve terbiye ile mümkün olup olmayacağı etraflıca düşünülmelidir.
 
Herhâlde itiraz edilemez bir gerçek varsa o da:
 
Asker vatanseverlik duygusunu anasının sütüyle emmelidir! 
Hükûmet de bunu, esas programı askerî faziletleri talimden ibaret olan mektepte, zekâ ve kendi başına karar verme fikirleriyle aşılamalıdır!
 
“Vatanın için ölmeye mecbursun; düşmandan yüz çevirmek yoktur!” fikri çocuğun dimağında ilk altın eseri teşkil etmelidir.
 
Ordu bütün akıl ve beden gücüyle “vatan savunması” duygusuyla yetişmiş gençlerden oluşursa ancak öyle bir orduda her komutan, her subay, her asker memleketinin genişlemesi, olgunlaşması ve başarılarından başka bir his ve fikirle duygulanamaz!
 
Ne büyük gayret lazımdır o kimselere ki:
 
Milletin akli olgunluğu ve terbiye derecesi nispetinde istenilen vasıflara sahip asker yetiştirmekle mükelleftirler!
 
Eğitim alanında, Veli Çavuş’un komutasıyla hareket ettirilen askerlerine uzaktan bakmaya alışmış olan subay bilmelidir ki talim ve terbiyenin bu kadarıyla kalmış insan, bu zamanda asker değildir!
 
Ve yine o subay bilmelidir ki askere yalnız sanatını öğretmek yeterli değildir.Daha ileri, pek çok ileri gitmek gerekir. Bir şuur yaratmak, bir ruh yetiştirmek gerekir!
 
İşte bu sebeptendir ki askerliğin ne olduğunu bilenler, askere birlik ve beraberlik, güvenilirlik, hürmet ve karşılıklı sevgiyi öğretmiş olmakla bile yetinilemeyeceğini ve belki bunların kazanılmasından sonra da yapılacak birçok şeyin kaldığını anlarlar.
 
Herhâlde askerlik en büyük dehalara kendini gösterme alanıdır ve uzun uğraşlar gerektiren bir yapıya sahiptir.
 
Mesleğimizi sevelim, sanatımızda çalışalım; ordu yardımımıza muhtaçtır.
 
Mustafa Kemal
16'ncı Kolordu Komutanı
1916
 
zabitan.net@gmail.com
1035 kez okundu
09.03.2018

Yorumlar