PEMBE ELBİSE-BANU CANKUT
PEMBE ELBİSE
 
   Öğretmen olmak, Güneydoğu Anadolu’da öğretmen olmak… Bir sevdaydı benim için. Yemeden içmeden kesilen bir âşık gibi ama bir farkla; öğrencileri için pervane olan gözü bir şey görmeyen… Memleketimden bir damla suya hasret, bir çöl susuzu öğrencilere bilgi, rol model, sevgi içirmek…
 
   Hayallerimin gerçek olduğu yıl 1994. Öğretmen olarak Diyarbakır’ın Kocaköy ilçesine atanmıştım. Kocaköy il merkezine 60 km mesafede olan terör nedeniyle ilçe adını almış küçük bir köydü. İlçede tüm evler tezek ve kerpiçten yapılmıştı. İki katlı binalar sadece kaymakamlık ve çalıştığım okuldu. Bu ilçede minicik iki tane bakkal dükkânı vardı. Siparişlerimiz en erken bir haftada bize ulaşırdı. Bunun dışında hiçbir mağaza, devlet dairesi yoktu.
 
   Hayalim gerçek olunca yerine getirmek istediğim bir adağım vardı. Yolumuzun kesişmesi işte bu adak vesilesi ile oldu onunla.
Okul müdürümüze kurban etini verebileceğim yoksul, çalışkan bir öğrenci olup olmadığını sordum. Aslında bunu sormama gerek yoktu. Çünkü öğrencilerimizin hepsi yoksuldu. Öğrencilerimizi yemek yemeleri için öğle arası evlerine gönderirdik. Hepsi ellerinde salçalı ekmekle geri gelirdi. “Öğretmenim, öğle arası bize gelir misin? Sana siyah zeytin, ekmek ikram ederiz.” diyebilecek kadar koca yürekli çocuklardı. O gün bu gündür salçalı ekmeği onları yâd ederek bir başka yerim.
 
   Okul müdürümden öğrenciyi seçme konusunda yardım gelmişti sonunda. Köy koruculuğu yaparken vatan haini biri tarafından kurşunlanmış bir velimizin kızından bahsetti bana. Müdür Bey’den benden kesinlikle ve kesinlikle bahsetmeyeceğinin sözünü alarak kurban etini bu kıza bağışladım.
 
   Fatma cılız, ürkek ve güzeller güzeli, gözleri korkuyla bakan bir kızcağızdı. Kuşkusuz yaşadıkları bir çocuk için çok ağırdı. Bir gece yarısı evleri basılmış, babası gözleri önünde vurulmuş, şans eseri ölmemiş felçli kalmıştı. Fatma altı çocuklu bir ailenin en büyük çocuğuydu. Çocukluğunu yaşayamadan yetişkin olmak zorunda kalmıştı.  Başarılı, saygılı bir öğrenci olduğu için törenlerde hep o görev alırdı. 23 Nisan bayramında yine Fatma görevliydi. Bir türlü sevinmemesi, suratının asık olması gözümden kaçmamıştı. Oysaki tiyatroda başrol oynayacaktı; mutlu olmalıydı. Tiyatroda kendi kıyafetleri ile oynayacak olması onu iyice durgunlaştırmıştı. Yoktu çünkü “el içine çıkacak“ bir kıyafeti yoktu işte. Her yer karla kaplı olmasa ve güvenlik nedeniyle il merkezine inmemizde sorun olmasa bulduğum tüm elbiseleri alacaktım ona. Onun yüzünü az da olsa güldürmek istediğim için hiç giymediğim bir elbisemi Fatma’ya hediye ettim. 
 
   O huzur dolu, hayatımın en güzel yıllarını geçirdiğim Kocaköy’den bir yıl sonra eş durumundan ayrılmak zorunda kaldım. İstemeyerek ; “ Tekrar orda görev yapar mısın?” diye sorsalar hiç tereddüt etmeden EVET! diyebileceğim Kocaköy’den…
 
   Tarih 24 Kasım 2016. Sabah okula geldiğimde telefonuma bilmediğim bir numaradan video gelmişti. Videoda çok güzel, genç bir hanım konuşuyordu.  “ Canım öğretmenim, sizin sakın haberi olmasın diyerek yardım ettiğiniz ilk öğrencilerinizden Fatma ben. Sizin desteklerinizle Kocaköy’ün üniversite okuyan ilk kızı. Şimdi çok iyi bir işte çalışıyorum. Babamı tedavi ettirdim. Aileme ev aldım. Kardeşlerimi okuttum. Kimi polis, kimi asker oldu vatanımız için. Ne zaman umutsuzluğa kapılsam, vazgeçecek olsam o pembe elbiseye sarılırım hep. Sizin ‘Buraya hayatını değiştirmeye geldin.’ sözünüzü, o sarı saçlarınızı hatırlarım. Çok teşekkür ederim.” diyordu.  Mutluluktan günlerce hıçkıra hıçkıra ağladım. 
 
“Sakın bir çiviyi küçümsemeyin. Bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, at bir komutanı, komutan bir orduyu, ordu da koca bir ülkeyi kurtarır.” demişti ya Cengiz Han. Ben de Fatma’yı kurtarmıştım. Fatma da ailesini kurtarmıştı.
 
   Bugün 23 Kasım günü aranızda olamayacağım. Güzeller güzeli Fatma’mı ve gönül bağı kurduğum diğer öğrencilerimi kucaklamaya Diyarbakır’a gidiyorum çünkü. Sevdamı yaşatmaya…
487 kez okundu
02.12.2018

Yorumlar