MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN KALEMİNDEN BÜYÜK TAARRUZ
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN KALEMİNDEN BÜYÜK TAARRUZ
 
   Efendiler, artık büyük taarruzdan söz etmek zamanı geldi. Bilirsiniz ki, Sakarya meydan savaşından sonra, düşman ordusu, büyük ve kuvvetli bir grupla Afyon-Dumlupınar arasında bulunuyordu. Bir başka kuvvetli grubuyla da Eskişehir bölgesinde idi. Bu iki grup arasında, yedekleri vardı. Sağ kanadını, Menderes dolaylarında bulundurduğu kuvvetlerle ve sol kanadını da İznik gölü kuzey ve güneyindeki kuvvetler ile koruyordu. 
 
   Denilebilir ki, düşman cephesi, Marmaradan Menderese kadar uzuyordu. Düşman ordusu kuruluşu; üç kolordu ve birtakım bağımsız birliklerden oluşuyordu. Üç kolordusunda oniki tümen vardı ve bağımsız birlikler de üç tümen kadar tutuyordu.
 
   Biz, Batı Cephesindeki kuvvetlerimizi, iki ordu olarak örgütlemiş ve düzenlemiştik. Bundan başka, doğrudan doğruya cepheye bağlı örgütlerimiz de vardı. Bizim bütün birliklerimiz onsekiz tümendi. Bundan başka üç tümenli bir atlı kolordumuz ve ayrıca er sayıları daha az iki atlı tümenimiz vardı. Başka başka kuruluştaki iki düşman ordu karşılaştırılırsa, iki tarafın insan ve tüfek güçleri, aşağı yukarı birbirine denk bulunuyordu. Yalnız Yunan ordusunun makinalı tüfek, top, uçak, taşıt aracı cephane ve teknik gereçler bakımından, dünyanın çok büyük endüstrisine dayanmak nedeni ile, hissedilir üstünlüğü vardı. Öbür yandan, bizim ordumuz atlı sayısı bakımından üstündü. 
 
   Burada, sırası gelmişken bir noktayı belirtmeliyim. Ordularımızdan birinin, ikinci Ordunun Komutanı şimdi Askerî Danışma Kurulu üyelerinden Şevki Paşa Hazretleri idi. Birinci Ordumuzun komutasını Malta’dan gelmiş olan İhsan Paşaya vermiş idik. İhsan Paşanın, kendisini Askerî Mahkemeye kadar götüren yersiz işleri ve davranışlarından dolayı Ordu Komutanlığından uzaklaştırılması gerekti. Gerçekte, Ali İhsan Paşa, ordunun düzenini ve genel yönetimini çıkmaza sokacak davranışlarda bulundu. Örneğin; ordusunda ast komutanları, üst komutanların emirlerini dinlememeye sürükleyecek durumlar yarattı.
 
   Söz gelişi; ambarlarında bulunan şeyleri, günlerce bildirmiyerek ve bildirtmiyerek, genel yiyecek sıkıntısı çekildiği bir sırada birdenbire ambarlarında yiyecek kalmadığını ve açlık tehlikesi bulunduğunu bildirdi. Ast komutanları emir dinlememeye ve görev yapmamaya kışkırtmak ve böyle davrananları tutmak yoluyla, ordunun emre uyma ve görev duygusuyla oynayacak kadar dalavereye yatkın olduğu kanısını uyandırdı. Ali İhsan Paşanın kendisini başkalarından ayırdeden kendine özgü niteliklerinin başlıcaları şunlardı: En küçük birliklere kadar bütün ordusuna, önemli önemsiz her işin ve her kararın ancak kendi tarafından verilebileceği kanısını aşılayarak, bütün ordusunda, yalnız kendisinin erk sahibi olduğu sanısını uyandırmak. Üstlerinden daha üstün olduğunu herkese kanıtlama kaygısında bulunmak. Büyüklerinin hem resmî iş ve hem de özel davranışları bakımından saygınlıklarının düşkün olmasını araştırmak. Savaşta önlemlerinin yerindeliği ve sinir sağlamlığı yönlerinde kendisini denemeye fırsat bulunmamış ise de bu alanda anlaşılan karakteri şu idi: 
Herhangi bir başarısızlığın ne olursa olsun, hep, astlarına veya üstlerine yüklemenin yolunu araması. İhsan Paşa, astlarına tatlı ve yumuşak davranmaktan çok, sert ve resmî davranışlarla görev yaptırmayı gerekli sayar. Ali ihsan Paşanın huyu ve ahlâkı konusunda, Kurmay Başkanı olup görevden çekilmek zorunluğu duyan Yarbay Halit Beyin (sonradan Kastamonu Mebusu olmuştur) Batı Cephesi Komutanlığına verdiği 20 Ocak 1922 tarihli resmî bir raporunun kimi parçalarını olduğu gibi bilginize sunacağım. Halit Bey, Dünya Savaşında, Irakta da Ali ihsan Paşa ile beraber bulunmuştu. Sözünü ettiğim raporda şu cümleler vardır:
“Komutanım Ali ihsan Paşa Hazretlerinin geldiği gündenberi ast komutanların onurunu ve görev yapma isteğini kıracak davranışlarda bulunması ve yapılan yazışmalardan anlaşılmış olacağı gibi cephe komutanlığına karşı astlara sezdirecek ölçüde akıl almaz bir yazışma kapısı açması, benlik kokusu sezilen düşünce yarışına girişmesi, bütün dünyanın değer verip saygı gösterdiği cephe karargâhının etkisini azaltmak istediğini anlatır yollu bir tutum izlemesi, beni gerçekten düşündürdü ve üzdü. Davranışlarını elden geldiğince yumuşatmaya çalıştım. Ama yine büyük bir değişiklik göremedim.”
“Benliğine sinmiş yükselme kuruntusu, ün alma tutkusu, aşırı kıskançlık, sonsuz bir bencillik etkisiyle baş olmak istediği, davranışlarından ve alt komutanlar yanında harcadığı arabozucu sözlerinden anlaşılıyordu. 11 inci Tümen Komutanı görevden çekildiğimi işittikten sonra bana gizlice (Ali ihsan Paşanın Malta’da iken kurtarılması için Ferit Paşaya mektuplar yazdığını ve açıktan açığa İngiliz Mandasını kabul için saatlerce kendi yanında konuşmalar ve tartışmalar yaptığını) söyledi. Bu sözleri Ali İhsan Paşanın davranışları açısından dikkat çekici buldum asttan gelen kimi yazıları cepheye, cepheden geleni asta olduğu gibi bildirerek karşılıklı güven duygularını zedeleyen davranışları da, ayrıca dikkat çekicidir. Örneğin, Şeyhelvan dağının düşman eline düşmesi ile ilgili cephe yazılarını olduğu gibi Beşinci Kolorduya ve Beşinci Kolordudan yazılan kimi raporların olduğu gibi cepheye yazılması gibi, buna karşın sözü geçen olayın sorumluluğunu Beşinci Kolordu Komutanına yüklemesi ve ondan cepheye yakınmalarda bulunması üst olma niteliği ile bağdaşmaz. Tevhidiefkâr gazetesinde yayımlattığı öyküleri arasında ateşkes tarihinden bir gün evvel Musul güneyinde Sarkatta tutsak düşen Dicle Grubunun tutsaklık sorumluluğunu da yalnız o zaman grup komutanı olan (Şimdiki Doğu Cephesinde Tümen Komutanı imiş) Yarbay İsmail Hakkı Beye yüklemesi de bu karakterine işarettir. Dicle Grubu, (7, 9, 43, 18, 22 nci Alaylarla avcı alayından) kurulmuştur. Bunlardan başka, ayrıca Beşinci Tümenden 13 ve 14 üncü alaylar da lokma lokma tutsak verildi. Ateşkesten bir gün evvel 13,000 kişinin tutsak verilmesi, 50 kadar topun yitirilmesi, gerçekte kendisinin olaylara ve duruma uygun olmayan bir emrinden doğmuştur. İşte bu durum, Musul ilinin yitirilmesiyle sonuçlandı. Oysa, ateşkes yapılacağı biliniyordu. Gruba Keyare mevziine çekilmek için direktif verilseydi, İngilizler grubu tutsak etmek şöyle dursun, yenemezdi bile. Beşinci Tümen de katılabilirdi. Ateşkes yapıldığı zaman tutsak olan sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bize kalırdı. Ama alçak bir düşünce, mantığı yenmiştir. Öykülerinde, Dicle boyundaki bütün başarılar ve Townshend'in tutsak edilmesi şerefi, yanlız kendine maledilmiştir. Her başarıyı kendine malederek yayın yaptırmakta amacı, kamuoyunu aldatarak ün ve orun kazanmaktır. Ünlülerin öykülerini yaymak, millette övünç duygularını sürdürür ve gereklidir. Ama tarihin sorumlu tutacağı kişilerin yaptıklarını övünülecek şeyler arasında saymak, tarihi lekeler ve gelecek kuşakları yanlış kanılara sürükler. General Marshall’ın "Yarın öğleye kadar Musuldan çıkınız, yoksa savaş tutsağısınız" emrini aldığı zaman o pek kurumlu paşa hazretleri Sincar çölünü geçerek Nusaybine gitmek için General Marshall'dan bir resmî belge ile koruyucu olarak iki zırhlı otomobil istedi ve Aşir Beyle (Şimdi Millî Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Aşir Paşadır) beni Musulda bırakarak bunların koruyuculuğunda Nusaybine gitti. Hükûmetin aşiretler üzerindeki moral gücünü de kırdı ve bu durumu görenlerin içi sızladı. Korumasız olarak Zaho yoluyla gidebilirdi, ya da atlı alarak çölden gidebilirdi. Halep’te İngiliz Generalinden kendisi için özel tren istedi ve yolda aşağılanmaya uğramaması için trene koruyucu konmasını istemeyide unutmadı. Gerektiğinde canını ve rahatını korumak için ulusal onuru unutan paşa hazretlerinin, karakterine örnek olmak üzere yukarıdaki olayları yazdım. Eski komutanıma hoş görünmedim. Çünkü sonsuz isteklerini yerine getirmedim ona meddahlık etmedim.Milletin; Millî orduyu kuran ve zaferler kazanan büyük komutanlar gibi yüce ruhlu, iyi niyetli kılavuzlara, komutanlara gereksinimi vardır. Orduda birliğin ve düzenin bozulmasına, görev yapma isteğinin azalmasına çalışanlar, büyük bilginler olsalar bile, zararlı kişilerdir. Ben, çekilen emekleri bildiğim girişilen savaşta başarı istediğim için namusuma ve kutsal bildiğim değerler üzerine and içerek kin ve çıkar etkisi altında olmadan bunları bildirmekten çekinmedim. İranda, Kafkasya’da uzun süre yaverliğini yapan (Şimdi Birinci Ordu Harekât şubesi Müdürü) Binbaşı Cemil Bey, son günlerde bana (İyi ki Ali ihsan Paşa Ulusal Savaşımın başında Anadolu’da bulunmadı. Malta’da bulunduğu iyi oldu. Yoksa kuşkusuz aykırı bir yol tutardı) dedi. Karakterini pek iyi bilen Cemil Bey, pek doğru söylemiştir."Soğuktan donmuş yılana Tanrım güneş göstermesin" diye Allaha yalvarırım. Efendiler, Ali ihsan Paşa, Meclisteki muhalif grubun başlarıyla, bağlantı kurmuş ve yazışmalarda bulunuyordu.
 
   Kendisinin komutanlığına son verilerek hakkında yasal işlemler yürütülmek üzere Millî Savunma Bakanlığı emrine verilmesini onayladığım 18 Haziran 1922 gününün ertesinde yani 19 Haziran tarihinde, o zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi ikinci Başkanı olan Rauf Beyden İhsan Paşa ile ilgisini gösterir makina başında bir şifre telgraf almıştım. Bir sırası gelmiş bilginize sunmuştum. Bu tarihlerde Adapazarı, İzmit doğrultusunda yolda bulunuyordum. Rauf Bey, telgrafında – diyordu ki: "Birinci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşanın görevden alınarak Askerî Mahkemeye verilmek üzere Konya’ya gönderildiği konusunda Meclis çevrelerinde dedikodulara yol açan bir söylenti vardır..." Efendiler, bir komutanın görevden çıkarılması ve atanması ya da askerî mahkemeye verilmesi işleminin üzerinden bir gün geçmeden Meclisçe dedikodu olabilecek bir söylenti durumuna girmesi ve Meclis ikinci Başkanının bunu benden açıklamamı isteyecek kadar ilgilenmesi dikkat çekici değil midir? Rauf Beye tarafımdan gereken karşılık verildi.
 
   Birinci Ordu Komutanlığı bir süre vekâletle yönetildi. Ama, asil olarak birinin atanması gerekti. Moskova Elçiliğinden dönmüş olan Fuat Paşanın Birinci Ordu Komutanlığını kabul edip etmiyeceği konusunda görüşünü sordum. Anladım ki, cephe komutanlığı yapmış olduğundan cephe komutanı emrine girmeye eğilimli değildir. Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa aracılığıyla Birinci Ordu Komutanlığını, Refet Paşaya önerttim. Kabul etmemiş. Sonunda o tarihlerde kayıtsız şartsız cephe emrine girerek görev yapacağını söyleyen, açıkta bulunan Nurettin Paşayı Birinci Ordu Komutanlığına atadık.
 
   Efendiler, düşman ordusunun cephe ve örgütlerinden ve ona karşı Batı Cephesindeki kuvvetlerimizin esas olarak iki ordu olarak örgütlenmiş ve düzenlenmiş olduğundan söz etmiştim. Öteden beri tasarladığımız saldırı plânımızın ana çizgilerini de bilginize sunayım:
   Düşündüğümüz, ordularımızın çoğunu düşman cephesinin bir kanadında ve elden geldiğince dış kanadında toplayarak, kesin sonuçlu bir meydan savaşı yapmaktı. Bunun için uygun gördüğümüz durum büyük kuvvetlerimizi düşmanın Afyon yakınlarında bulunan sağ kanat grubu güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar karşısına kadar olan alanda, toplamaktı. Düşmanın en duyarlı ve önemli noktası orası idi. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla olabilirdi.
 
   Batı Cephesi Komutanı ismet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu bakımdan, kendileri, gerektiği gibi incelemeler yapmışlardı. Savaş ve saldırı plânımız çok önceden saptanmıştı. Konyaya gelmiş olan General Townsend'in istemesi üzerine, kendis ile görüşmek bahanesiyle Ankaradan ayrılarak 23 Temmuz 1922 akşamı Batı Cephesi Karargâhının bulunduğu Akşehire gittim. Savaş plânı üzerinde görüşürken Genelkurmay Başkanının da bulunmasını uygun gördük.
 
   Ben, 24 Temmuzda Konya’ya gittim. 27 de tekrar Akşehire döndüm. Fevzi Paşa Hazretleri de, 25 Temmuzda Akşehire gelmişti. 27/28 Temmuz gecesi birlikte yaptığımız görüşme sonunda, saptanmış plân uyarınca, saldırı için, 15 Ağustosa kadar bütün hazırlıkların tamamlanmasına çalışmayı kararlaştırdık. 28 Temmuz 1922 günü öğleden sonra yaptırılan bir futbol maçını izlemelerini ileri sürerek ordu komutanları ve kimi kolordu komutanları Akşehire çağırıldı. 28/29 Temmuz gecesi komutanlarla genel olarak saldırı üzerine görüştüm. 30 Temmuz 1922 günü Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanıyla tekrar görüşerek saldırının nasıl yapılacağını ayrıntılarıyla saptadık. Ankaradan çağırdığımız Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa da, 1 Ağustos 1922 öğleden sonra Akşehire geldi. Ordu hazırlığının tamamlanmasında Millî Savunma Bakanlığına düşen işler saptandı. Ordunun hazırlıklarının tamamlanmasıyla saldırının çabuklaştırılmasını emrettikten sonra tekrar Ankara’ya döndüm. Batı Cephesi Komutanı 6 Ağustos 1922 de ordularına gizli olarak saldırıya hazırlık emri verdi. Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı Paşalar da Ankaraya döndüler.
 
   Efendiler, saldırı için tekrar cepheye gitmeden evvel, Ankara’da saptanması gereken bazı konular vardı. Daha, saldırı emri verdiğimi Bakanlar Kuruluna tümüyle bildirmemiştim. Artık bunu onlara resmî olarak bildirmek zamanı gelmişti. Yaptığımız bir toplantıda, iç ve dış olayları ve ordu durumunu görüşüp tartıştıktan sonra, saldırı konusunda Bakanlar Kuruluyla görüş birliğine vardık. Başka bir sorun da önemliydi. Muhalifler, ordunun yozlaştığından, kıpırdayacak durumda olmadığından, böyle karanlık ve belirsizlik içinde beklemesinin yıkımla sonuçlanacağı yolundaki propagandalarını iyice kızıştırmışlardı. Gerçi bu görüş akımının Mecliste yaptığı yankılar, düşmanlardan benim çok gizlemek istediğim saldırı plânı açısından yararlıydı. Ama bu olumsuz propaganda, en yakın ve en inanmış insanlar üzerinde bile kötü etki yapmaya başlamış, onlarda da duraksamalar uyandırmıştı. Onları da yakında yapacağım saldırı hakkında ve altı yedi günde düşmanın ana kuvvetlerini yeneceğime olan güvenim üzerinde, aydınlatıp yatıştırmayı uygun gördüm. Bunu da yaptıktan sonra Ankara’dan ayrıldım.
 
   Genelkurmay Başkanı benden evvel 13 Ağustos 1922 de cepheye gitmişti. Ben, birkaç gün sonra yola çıktım. Gittiğimi belirli birkaç kişiden başka bütün Ankara’dan gizledim. Benim ayrılacağımı bilenler burada imişim gibi davranacaklardı. Dahası benim, Çankaya’da, çay ziyafeti verdiğimi de gazetelerle duyuracaklardı. Bunu elbette o zamanlar işitmişsinizdir. Trenle gitmedim. Bir gece otomobil ile Tuz Çölü üzerinden Konya’ya gittim. Konya’ya gidişimi orada kimseye telgrafa bildirmediğim gibi Konya’ya varır varmaz telgrafhaneyi kontrol altına aldırarak Konya’da bulunduğumun da hiçbir tarafa bildirilmemesini sağladım.
 
   20 Ağustos 1922 günü öğleden sonra saat dörtte Batı Cephesi Karargâhında yani Akşehir’de bulunuyordum. Kısa bir görüşmeden sonra 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana saldırmak için Cephe Komutanına emir verdim. 20/21 Ağustos 1922 gecesi Birinci ve ikinci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargâhına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ve Cephe Komutanının yanında saldırının nasıl yapılması gerektiği görüşünü, harita üzerinde kısa bir harp oyunu biçiminde açıkladıktan sonra Cephe Komutanına, o gün vermiş olduğum emri tekrarladım. Komutanlar, işe koyuldular.
 
   Saldırımız, hem strateji hem taktik açısından bir baskın biçiminde, yapılacaktı. Bunun yapılabilmesi için yığınağın düzenlemelerin gizli kalmasına, önem vermek gerekiyordu. Bu nedenle, bütün yürüyüşler, gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Saldırı bölgesinde yolların düzeltilmesi ve benzeri çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için, bazı başka bölgelerde de benzeri düzmece çalışmalar yapılacaktı. 24 Ağustos 1922 de karargâhlarımızı Akşehir’den, saldırı cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik. 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı yöneteceğimiz Kocatepe’nin güney batısında çadırlı ordugâha gittik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk.
 
   Taarruz sabah saat 05.30 da topçu ateşimizle saldırı başladı. Efendiler, 26, 27 Ağustos günlerinde yani iki gün içinde düşmanın Afyonun güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğunda koruganlı cephelerini, düşürdük. Yenilen düşman ordusunun, büyük kuvvetlerini, 30 Ağustosa kadar Aslıhanlar yakınlarında kuşattık. 30 Ağustosta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Savaşı adı verilmiştir) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve tutsak aldık.
 
   Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General Trikopis de, tutsaklar arasındaydı. Demek ki, tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru ilerlerken, başka bölümleriyle de düşmanın Eskişehir ve kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere, ilerliyorlardı.
 
   Efendiler, Başkomutan Savaşının sonuna kadar her gün büyük başarılarla gelişen saldırımızı resmî bildirilerde çok önemsiz şeylermiş gibi gösteriyorduk. Amacımız, durumu olabildiğince dünyadan gizlemekti. Çünkü düşman ordusunu tümüyle yok edeceğimize güvenimiz vardı. Bunu anlayıp, düşman ordusunu yıkıntıdan kurtarmak isteyeceklerin yeni girişimlerine meydan vermemeyi uygun görmüş idik. Gerçekten, bizim tutumumuzu sezdikleri zaman ve saldırımızdan hemen sonra başvurular olmuştur. Örneğin; saldırıda bulunduğumuz sırada Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Beyden, İstanbul’dan ateşkesle ilgili yazı geldiği yolunda 4 Eylül 1922 tarihli bir telgraf almıştım. Verdiğim yanıt şudur: Tel Başbakana özeldir Bakanlar Kurulu Yüksek Başkanlığına 5/9/1922 K: Anadolu’daki Yunan ordusu kesin olarak yenilmiştir. Yunan ordusunun artık yeniden ciddi bir direnmede bulunması beklenemez. Anadolu için herhangi bir görüşmeye gerek kalmamıştır. Ateşkes, ancak Trakya için söz konusu olabilir. Bunun için Eylülün onuna kadar Yunan hükümeti doğrudan doğruya ya da İngiltere aracılığıyla, hükümetimize resmî olarak başvurursa aşağıdaki koşullar ileri sürülerek karşılık verilmelidir. Bu tarihten yani Eylülün onundan sonra yapılacak başvurunun karşılığı başka olabilir. Böyle olursa durum bana ayrıca bildirilmelidir: 
 
   1) Ateşkesin tarihinden on beş gün içinde Trakya 1914* sınırlarına kadar kayıtsız şartsız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin sivil görevlilerine ve askeri güçlerine bırakılmış olacaktır.
 
    2) Yunanistan’daki tutsaklarımız on beş gün içinde izmir, Bandırma ve izmit limanlarında bize verilecektir.
 
   3) Yunan ordusunun üç buçuk seneden beri Anadoluda yaptığı ve yapmakta bulunduğu zararları gidermeyi şimdiden üstlenecektir.
 
Büyük Millet Meclisi Başkanı Başkomutan Mustafa Kemal
 
 
 
   Doğrudan doğruya bana çekilen bir telgrafta da, İzmir’deki itilâf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunmak yetkisi verdiklerinden, hangi gün ve nerede görüşebileceğim soruluyordu. Buna verdiğim yanıtta da, 9 Eylül 1922 de Nif’te** buluşabileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten dediğim günde ben Nif’te bulundum. Ama buluşmak isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdenize varmış bulunuyorlardı.
 
   Muhterem Efendiler, Afyon-Dumlupınar Meydan Savaşı ve ondan sonra düşman ordusunu bütünüyle yok eden ya da tutsak alan ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken savaşlarımızı açıklamak ve nitelemek için söz söylemeyi gerekli bulmam.
 
   Her evresiyle düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu savaş, Türk ordusunun, Türk subay ve komutanlarının, yüksek güçlerini ve kahramanlığını tarihte bir daha saptayan ulu bir yapıttır. Bu eser, Türk milletinin özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz anıtıdır. Bu yapıtı yaratan bir milletin çocuğu, bir ordunun Başkomutanı olduğumdan, sonsuza değin mutluyum.
 
Büyük Millet Meclisi Başkanı Başkomutan Mustafa Kemal
208 kez okundu
26.08.2019

Yorumlar